Tapu siciline işlenen şerhler ve beyanlar, taşınmazın hukuki durumunu açıklayıcı veya sınırlayıcı nitelikte olabilir. Ancak zaman içerisinde bu şerhler amacını yitirebilir, hukuki dayanağını kaybedebilir ya da geçerliliğini yitirebilir. Bu durumda taşınmaz maliki, şerhin terkini davası açarak kaydın gerçeğe uygun hale getirilmesini talep edebilir. Görevli ve Yetkili Mahkeme Tapu sicilindeki şerhin terkini davası, taşınmazın bulunduğu yer asliye hukuk mahkemesinde açılır. Kimler Davalı Olarak Gösterilmelidir? Davanın doğru kişilere yöneltilmesi çok önemlidir. Somut olayın niteliğine göre:– Şerhi koyan idare,– Lehine haciz konulan alacaklı,– Tapu sicil müdürlüğü,davalı olarak gösterilebilir. Kamulaştırmada 31/b Şerhi ve Şerhin Terkini Davalarındaki Durumu Taşınmazın tapu kaydına idare lehine şerh işlenmesi mümkündür. Bu şerh, idarenin haklı, meşru ve hukuken korunmaya değer üstün yararını teminat altına almak amacıyla konulur. Uygulamada en çok şerhin terkini davasına konu olan şerhlerden biri 31/b şerhidir. 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 7/son maddesinde; “İdare tarafından, şerh tarihinden itibaren altı ay içinde 10. maddeye göre kamulaştırma bedelinin tespiti ile idare adına tescili isteğinde bulunulduğuna dair mahkemeden alınacak belge tapu idaresine ibraz edilmediği takdirde bu şerh tapu idaresince resen sicilden silinir” hükmü yer almaktadır. Yine aynı Kanun’un “Yasak İşler ve Eylemler” başlıklı 31. maddesinin b bendinde; “Mahkemece 10’uncu madde uyarınca yapılan tebligat, davet veya ilanen tebliğden sonra taşınmaz malın başkasına devir ve ferağ veya temliki“nin yasak olduğu düzenlenmiştir. Yargıtay 5. Hukuk Dairesi E:2022/11058, K:2023/1619, T: 22.02.2023“Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; dava konusu taşınmazların geldiği 319 parsel sayılı taşınmazın tapu kaydında davalı idare adına 9 Ekim 2002 tarihinde kamulaştırma şerhi konulmasına rağmen 6 aylık süre içerisinde bedel tespit ve tescil davası açılmadığı, şerhlerin yenilenip 26.04.2005 tarihli ve 1498 yevmiye numarası ile kaydedilerek taşınmazın gördüğü yenileme, ifraz ve imar uygulaması işlemlerinden sonra da dava konusu taşınmazların tapu kaydında, bu şerhlerin terkin edilmeden aynen aktarıldığı ve yasal düzenlemeye rağmen resen terkin edilmediği, dava tarihinde de mevcudiyetini sürdürdüğü, 24.04.2001 tarihinde 4650 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikle idare tarafından, şerh tarihinden itibaren altı ay içinde 10 uncu maddeye göre kamulaştırma bedelinin tespitiyle idare adına tescili isteğinde bulunulduğuna dair mahkemeden alınacak belge tapu idaresine ibraz edilmediği takdirde, bu şerhin tapu idaresince resen sicilden silineceği hükme bağlanmış olup somut olayda yasada belirtilen 6 aylık süre fazlasıyla geçmiş olmasına rağmen, 30.12.2016 tarihli imar uygulamasındaki tescil işlemi sırasında dahi dava konusu taşınmazlardaki şerhlerin, koşulları oluştuğu halde resen silinmediği gibi yeni tapu kayıtlarına da aktarıldığı, davalı idarenin kamulaştırma iradesinin devam ettiği ve kamulaştırma şerhinin kaldırılmaması gerektiğine ilişkin beyanı da dikkate alındığında ve bu haliyle mülkiyet hakkının davalı lehine sınırlandırıldığı tapu idaresince şerh kaldırılmadığından taşınmaz maliki tarafından taşınmazın bulunduğu yer asliye hukuk mahkemesinde şerhin kaldırılması için iş bu davayı açmakta hukuki yararının bulunduğu bu nedenlerle bozma ilamına karşı direnilmesine karar verilmiştir. Davalı idare vekilinin yerinde görülmeyen tüm temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Kanun’un 370 inci maddesinin birinci fıkrası ve 373 üncü maddesinin beşinci fıkraları uyarınca ONANMASINA..” Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarında da görüldüğü üzere, idarenin süresi içinde gerekli işlemleri yapmaması halinde 31/b şerhi amacını yitirmekte ve maliklerin “şerhin terkini davası” açmasında hukuki yarar bulunduğu kabul edilmektedir. Kamulaştırmasız El Atma Davalarında 31/b Şerhinin Durumu Kamulaştırmasız el atma nedeniyle açılan tazminat davaları, hukuki niteliği itibariyle haksız fiil davalarıdır. Bu davalarda hükmedilen bedel bir kamulaştırma bedeli değil; idarenin haksız müdahalesinin karşılığı olan tazminattır. Yargıtay uygulamasına göre, bu tür davalarda yalnızca Kamulaştırma Kanunu’nda yer alan taşınmazın değerinin belirlenmesine ilişkin hükümler kıyasen uygulanabilir. Ancak usulüne uygun bir kamulaştırma işlemi yapılmadığından, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 31/b maddesinin kıyasen uygulanması mümkün değildir. Nitekim Yargıtay 5. Hukuk Dairesi’nin 10.04.2025 tarihli kararında (E.2025/1437, K.2025/4836): “Kamulaştırmasız el atmadan kaynaklanan tazminat davalarında, 2942 sayılı Kanun’un yalnızca taşınmazlara değer biçilmesine ilişkin hükümleri kıyas yoluyla uygulanabilir. Ancak 31/b maddesinin kıyasen uygulanması mümkün değildir… Taşınmazdan kamulaştırma yapılmaksızın geçirilen enerji nakil hattı nedeniyle davalı idare lehine irtifak hakkı tesis edilmesi gerekirken, bunun yerine 31/b maddesi uyarınca ‘satılamaz’ şerhi konulması maddenin düzenleme amacına aykırıdır. Bu nedenle dava konusu şerhin kaldırılması gerekir.” şeklinde hüküm kurularak, 31/b şerhinin kamulaştırmasız el atma davalarında uygulanamayacağı açıkça ortaya konulmuştur. Eğer taşınmaz tapusuna 31/b şerhi, fiilen kamulaştırma yapılmadan yalnızca kamulaştırmasız el atma süreciyle bağlantılı olarak işlenmişse, bu şerh “şerhin terkini davası” yoluyla kaldırılabilir. Yargıtay İçtihatlarından Örnekler Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (03.05.2006, E:2006/1-144, K:2006/259):“Tapu kaydındaki hükümsüzlük şerhi herhangi bir yargısal karara dayanmadığından hukuki sonuç doğurmaz.” Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (09.07.2008, E:2008/11-482, K:2008/489):“Davacı, tapu kaydındaki hacizlerin kaldırılmasını istediğine göre kooperatif yanında haciz koyduranlara karşı da dava açması gerekir. Mahkemece, dava konusu tapu kaydı üzerine haciz koyduranlara karşı dava açılabilmesi için süre verilip, dava açılması halinde her iki dava birleştirilerek sonucuna göre karar vermek gerekir.” Yargıtay 5. HD (17.02.2025, E:2024/6074, K:2025/1909):“Halihazırda tapuda bulunan şerhin amacını yitirdiği anlaşıldığından davanın kabulüne karar verilmesinde isabetsizlik yoktur.” Yargıtay 14. HD (26.05.2021, E:2018/3288, K:2021/3519):“Davaya konu şerh, ilgili kurumlarca tapu siciline keyfi olarak değil, kanun hükmünün bir gereği olarak yazıldığından, bu hüküm ilga edilmediği veya iptal edilmediği sürece şerhin tapu kaydından silinmesi için haklı ve hukuka uygun bir gerektirici sebep de mevcut değildir.” Sonuç Tapu siciline işlenen şerhler, taşınmazın hukuki güvenliği için önemli olmakla birlikte; amacını yitirmiş, süresi dolmuş veya hukuki dayanağını kaybetmiş şerhler “şerhin terkini davası” ile kaldırılabilmektedir. Özellikle kamulaştırma süreçlerinde konulan 31/b şerhlerinin, süresinde işlem yapılmaması veya kamulaştırmasız el atma davaları ile bağlantılı olarak konulması halinde, mahkeme kararıyla terkin edilmesi mümkündür. Bu nedenle, böyle bir uyuşmazlıkla karşılaşan tarafların, hak kaybına uğramamaları için uzman bir hukukçudan profesyonel destek almaları önemle tavsiye edilir.
Mirasçılık Belgesi İptali Davası Nedir? Hukuki Süreç ve Yargıtay Kararları
Mirasçılık belgesi (veraset ilamı), miras bırakanın ölümünden sonra geride kalan mirasçıların kimler olduğunu ve her birinin mirastaki pay oranlarını ortaya koyan resmi bir belgedir. Türk Medeni Kanunu’nun 598. maddesinde düzenlenmiş olup mirasçılık sıfatına karine teşkil eder. Çekişmesiz yargı işi kapsamında düzenlenir ve kesin hüküm niteliği taşımaz. Mirasçılara tereke üzerinde işlem yapma imkânı tanıyan bu belge olmaksızın mirasçılar tereke üzerinde hak iddia edemez. Dolayısıyla mirasçılar için ilk başvurulacak hukuki araç mirasçılık belgesidir. Mirasın paylaşımı, taşınmazların intikali ve mirasçılık sıfatına dayalı birçok hukuki işlem, bu belgenin varlığına bağlıdır. Ancak kimi zaman düzenlenen mirasçılık belgesinde yanlış veya eksik bilgiler bulunabilir ya da sonradan ortaya çıkan durumlar nedeniyle belgenin içeriğinin düzeltilmesine ihtiyaç duyulabilir. İşte bu gibi hallerde, mirasçılık belgesinin iptali veya düzeltilmesi amacıyla dava açılması gündeme gelir. Mirasçılık belgesi, bazı durumlarda gerçeği yansıtmayabilir. Örneğin bir veya birden çok mirasçının belgede gösterilmemesi, hak sahibi olmayan birinin belgede yer alması, babalığa hükmedilmesi gibi ölümden sonra soybağının kurulması, mirasçılık belgesi düzenlendikten sonra mirasçı atamaya ilişkin ölüme bağlı tasarrufun iptal edilmesi gibi haller iptal sebebi sayılır. Taraflar Mirasçılık belgesi iptali davasında davacı sıfatına sahip olan kişiler, menfaati ihlal edilen kişilerdir. Menfaati ihlal edilen herkes bu davayı açabilir. Mirasçılık belgesi talep eden kişi, belgenin yanlış olduğunu düşünüyorsa sulh hukuk mahkemesi kararına karşı istinaf yoluna başvurabilir veya iptal davası açabilir. Ancak istinaf yoluna sadece belgenin talep edeni başvurabilir. Yargıtay kararlarına göre atanmış mirasçılar ve vasiyet alacaklıları iptal davası açamazlar. Yarg. 7. HD., 23.09.2010 T., 2010/3273 E., 2010/5033 K., “…Atanmış mirasçı, miras bırakanın yasal mirasçıları ile olan soy bağını ortadan kaldıracak biçimde mirasçılık belgesinin iptalini isteyemeceği gibi, mahkemece de resen atanmış mirasçılık söz konusu olduğu gerekçesiyle mirasçılık belgesinin iptaline karar verilemez…” Mirasçılık belgesinin iptali davası, belgede gösterilen tüm mirasçılara karşı açılmak zorundadır. Çünkü bu dava çekişmeli yargı işidir ve kesin hüküm teşkil eder. Dolayısıyla verilen karar taraflar hakkında kesin hüküm niteliği taşır. Ancak davaya taraf olmayan ve hakkı ihlal edilen mirasçı, verilen hükümden etkilenmez ve daha sonra ayrıca iptal davası açabilir. Görevli ve Yetkili Mahkeme Mirasçılık belgesinin iptali veya düzeltilmesine ilişkin davalarda hangi mahkemenin görevli olduğuna dair TMK ve HMK’da açık bir hüküm yoktur. Yargıtay, bu davaların çekişmeli yargı işi olması nedeniyle görevli mahkemenin asliye hukuk mahkemesi olduğunu kabul etmektedir. Yarg. 14. HD., 25.05.2015 T., 2015/8041 E., 2015/5795 K. “..veraset belgesinin iptali davalarının hasımlı olarak açılması zorunlu bulunduğundan çekişmesiz yargı kapsamından çıkıp çekişmeli yargı mahiyetini aldığı da bir gerçektir. Bu durum karşısında HMK’nın yürürlüğe girdiği 01.10.2011 tarihinden sonra açılan bu dava bakımından HMK’nın 382/2-c maddesinin 6. bendi uyarınca asliye hukuk mahkemesi görevlidir.” Mirasçılık belgesinin iptali davası, ölen kişinin son yerleşim yerinde açılabileceği gibi mirasçılardan birinin yerleşim yerinde de açılabilir. Bu durum HMK m. 11/3 düzenlemesine dayanmaktadır. Süre TMK m. 598/3 hükmü uyarınca mirasçılık belgesinin geçersizliği her zaman ileri sürülebilir. Dolayısıyla iptal davası herhangi bir süreye tabi değildir. İlgililer her zaman dava açabilir. İspat Yükü Mirasçılık belgesinin iptaline ilişkin davalarda ispat yükü davacıya aittir. Davacı, belgenin geçersizliğini her türlü delille ispat edebilir. Yarg. 14. HD., 08.10.2020 T., 2019/2951 E., 2020/5996 K.: “…Mirasçılık belgesinin iptali davalarında, davacı taraf miras bırakanın mirasçısı olduğunu, iptali istenilen mirasçılık belgesinde mirasçı olarak gösterilmediğini ve pay verilmediğini veya mirasçı gösterilmesine rağmen mirastan kendisine olması gerekenden daha az pay verildiğini, bu nedenle önceki günlü mirasçılık belgesinin hatalı olduğunu kanıtlamak zorundadır…” Yargıtay İçtihatları ve Yargılama Giderleri Mirasçılık belgesinin iptali davalarında, tarafların kusur durumu ve davanın seyrine göre yargılama giderleri ile vekâlet ücretinin hangi tarafa yükletileceği önem arz etmektedir. Yargıtay 7. Hukuk Dairesi’nin 26.09.2023 tarihli, E. 2022/3467, K. 2023/4140 sayılı kararında; davalının, hatalı mirasçılık belgesinin düzenlenmesine sebebiyet vermediğini ileri sürerek yargılama giderleri ve vekâlet ücretinden sorumlu olmaması gerektiğini iddia ettiği görülmüştür. Ancak Bölge Adliye Mahkemesi, davanın hasımlı olarak açıldığı gerekçesiyle davalının yargılama giderleri ve vekâlet ücretinden sorumlu tutulmasında bir usulsüzlük bulunmadığını belirtmiş, Yargıtay da bu değerlendirmeyi uygun bularak kararı onamıştır. Benzer şekilde, Yargıtay 7. Hukuk Dairesi’nin 04.10.2023 tarihli, E. 2022/4415, K. 2023/4419 sayılı kararında da; hatalı mirasçılık belgesinin verilmesinde davalı tarafın doğrudan bir etkisi bulunmasa da, davayı kabul etmediği ve haksız çıktığı gerekçesiyle davalı aleyhine yargılama gideri ve vekâlet ücretine hükmedilmesinin doğru olduğu kabul edilmiştir. Temyiz incelemesinde de Bölge Adliye Mahkemesi kararı usul ve yasaya uygun bulunmuş ve onanmıştır. Her iki karar da göstermektedir ki, davalı taraf mirasçılık belgesinin iptali sürecinde doğrudan kusurlu olmasa dahi, davayı kabul etmediği ve haksız çıktığı takdirde yargılama gideri ve vekâlet ücretinden sorumlu tutulabilmektedir. Bu nedenle kişilerin davanın ilk aşamasında davayı kabul etmeleri, gereksiz giderlerden kaçınmak açısından çoğu durumda daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Ancak sürecin hukuki riskler barındırması sebebiyle, davanın profesyonel şekilde yönetilebilmesi için mutlaka uzman bir hukukçudan destek alınması büyük önem taşımaktadır.
Gaiplik Davası
Gaiplik Nedir? Ölüm tehlikesi içinde kaybolan veya kendisinden uzun zamandan beri haber alınamayan kimselere hukuki anlamda gaip denilmektedir. Türk Medeni Kanunu’nun 32. maddesine göre, bu kişiler hakkında mahkeme kararıyla gaiplik kararı verilebilir. Böylece, gaibin ölümü kesin olarak bilinmese de hakları ölüme bağlı olanların menfaatlerinin korunması sağlanır Gaiplik ve Ölüm Karinesi Farklılıkları Kişinin ölümüne kesin gözüyle bakılmasını gerektiren bir olay içerisinde kaybolması halinde, cesedi bulunamamış olsa dahi ölüm karinesi gündeme gelir (TMK m. 31). Bu durumda gaiplikten farklı olarak mahkeme kararına gerek bulunmamaktadır; kanun gereği en büyük mülki amirin emriyle kişinin nüfus kütüğüne ölü kaydı işlenir. Örneğin; bir uçak kazasında yolcuların kurtulma ihtimalinin bulunmadığı anlaşılmışsa, cesetlere ulaşılmamış olsa bile ölüm karinesi uygulanır. Buna karşılık, gaiplik kararı ancak mahkeme tarafından verilebilir ve belirli sürelerin geçmesi gerekir. Her iki kurumun doğurduğu hukuki sonuçlar farklıdır. Gaiplik Kararı Verilebilmesi İçin Gerekli Şartlar Gaiplik kararı verilebilmesi için TMK m. 32’deki koşullardan birinin gerçekleşmiş olması gerekir: Bunlara ek olarak şu şartlar aranır: Gaiplik Kararı Verilmesini Talep Edebilecek Kişiler Türk Medeni Kanunu’nun 32. maddesi uyarınca gaiplik kararı isteminde bulunabilecek kişiler, “hakları ölümüne bağlı olanlar” olarak tanımlanmıştır. Bu kapsamda; gaiplik kararı verilecek kişinin eşi, yasal ve atanmış mirasçıları, vasiyet alacaklıları ile gaip nedeniyle mirasa katılamayan kimseler bu talepte bulunabilirler. Ayrıca TMK’nın 501. ve 588. maddeleri gereğince, belirli şartlar altında Hazine de gaiplik kararı verilmesini talep edebilir: Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, E. 2011/8384 K. 2011/9048 T. 24.05.2011: “Gaipliği istenen … davacının da mirasçısı olduğu 16.05.1977 tarihinde ölen mirasbırakan …’nun mirasçısı durumundadır. …’ın gaipliğine karar verilmesi durumunda davacı …; …’nun mirasının tamamına sahip olamayacağı gibi, …’ın da olası mirasçısı durumunda değildir. Bir kimsenin gaipliğine karar verilebilmesi için; ancak hakları bu ölüme bağlı olanlar başvurabilir. (TMK. md.32/1) Açıklandığı gibi davacının miras hakkı, …’ın ölümüne bağlı değildir.Bu nedenle davacı …’ün …’ın gaipliğine karar verilmesini istemekte bir hukuksal yararı bulunmamaktadır.” Yargıtay 2. HD. T. 27.3.1973, E. 1000, K. 1933: “Gaiplik davası çekişmesiz yargı işidir. Gaiplik davası açabilecek olan kişiler, hakları ölüme bağlı olanlardır. Gaibin taşınmazında kiracı olarak oturan kişi, hakları ölüme bağlı olan kişilerden olmadığından doğrudan doğruya gaiplik davası açamayacağı gibi, açılmış olan davaya da asli müdahil olarak katılamaz. Zira kiracı ile kiralayan gaip arasındaki sözleşme şahsi borç doğuran ve mirasçılara intikal edebilen hukuki ilişkidir. Dolayısıyla dosya açısından, kiracının asli veya fer’i müdahil olarak davaya girmesi mümkün olmadığından söz konusu kişinin temyiz yoluna başvurması da mümkün değildir. Bundan dolayı temyiz dilekçesinin reddi gerekmektedir.” Gaiplik Kararı Vermeye Görevli ve Yetkili Mahkeme Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 382/4. maddesi, gaiplik kararını çekişmesiz yargı işi olarak düzenlemiştir. Aynı Kanun’un 383. maddesi uyarınca, aksine bir düzenleme bulunmadıkça çekişmesiz yargı işlerinde görevli mahkeme Sulh Hukuk Mahkemesidir. Yetkili mahkeme ise, gaiplik kararına konu kişinin: Gaiplik Kararının Hukuki Sonuçları Gaiplik kararı, gaibin ölümü ispatlanmış gibi sonuç doğurur. Gaiplik kararı, özellikle aile hukuku ve miras hukuku açısından önemli sonuçlar doğurmaktadır. Gaipliğin Evlilik Üzerindeki Etkisi TMK m. 131/1’e göre, gaipliğine karar verilen kişinin eşi, mahkemece evliliğin feshine karar verilmedikçe yeniden evlenemez. Gaipliğin Mirasçılık Üzerindeki Etkisi Gaibin miras bırakan olması halinde, ölümden farklı olarak özel bir durum ortaya çıkar. Kanun koyucu, gaibin veya üstün hak sahibi bir mirasçının ortaya çıkma ihtimalini dikkate alarak terekeyi teslim alan mirasçıların güvence göstermesini zorunlu kılmıştır. Yargıtay Kararları
Elatmanın Önlenmesi (Men’i Müdahale) Davası
1. Yasal Dayanak Türk Medeni Kanunu’nun 683. maddesi ile şu hüküm getirilmiştir:“Bir şeye malik olan kimse, hukuk düzeninin sınırları içinde o şey üzerinde dilediği gibi kullanma, yararlanma ve tasarrufta bulunma yetkisine sahiptir. Malik, malını haksız olarak elinde bulunduran kimseye karşı istihkak davası açabileceği gibi, her türlü haksız elatmanın önlenmesini de dava edebilir.” Kanunda yer alan bu düzenleme ile kişilerin mülkiyet hakkı korunmaktadır. Bu tür davalara uygulamada sataşmanın (muarazanın) önlenmesi davası da denilmektedir. 2. Elatmanın Kapsamı Uygulamada, malikin TMK’nin 683. maddesi uyarınca açtığı davalar genellikle elatmanın önlenmesi şeklinde açılmaktadır ancak bu tür bir davanın açılabilmesi için en önemli husus müdahalenin yasadan veya sözleşmeden kaynaklanan ayni ya da şahsi bir hakka dayanmamasıdır. Bu doğrultuda durumun “haksız elatma” olarak nitelendirilebilmesi için, elatmanın herhangi bir hukuki dayanağının (örneğin kira sözleşmesi, intifa hakkı, irtifak hakkı gibi) bulunmaması ve malik ya da hak sahibi tarafından rıza gösterilmemiş olması gerekir. Yargıtay 1. Hukuk Dairesi’nin E. 2009/4517, K. 2009/5301 06.05.2009 tarihli kararında, elatmanın yalnızca fiili müdahale ile sınırlı olmadığı açıkça ortaya konulmuştur. Buna göre, elatmanın mutlaka malikin kullanımını doğrudan engelleme, yararlanmasını ortadan kaldırma veya güçleştirme şeklinde gerçekleşmesi gerekmez. Fiili bir müdahale bulunmasa dahi, bir hak iddiasında bulunulması, ciddi ve somut bir müdahale tehlikesi yaratılması da elatma kapsamında değerlendirilir. Yargıtay 1. Hukuk Dairesi, E. 2009/6673 K. 2009/7394 T. 25.06.2009:“elatmanın sadece fiilen kullanma şeklinde değerlendirilmemesi taşınmaza fiili bir elatma olgusu bulunmasa dahi kullanıma engel olmak ve hak iddia etmenin de müdahale olduğu kuşkusuzdur.” 3. Elatmanın Şekilleri Haksız elatma, farklı biçimlerde gerçekleşebilir:– Doğrudan mülkiyet hakkına müdahale şeklinde, – Bir vasıta kullanılarak,– Üçüncü kişiler aracılığıyla. Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2022/820 K. 2023/1074, 08.11.2023 tarihli kararında: Haksız el atmanın doğrudan mülkiyet hakkına el atma şeklinde olabileceği gibi bir vasıta veya başka bir kişi kullanmak suretiyle de gerçekleşebileceği kabul edildiği vurgulanmaktadır. Komşuluk hukukuna dayalı örnekler:– Gürültü, duman veya kötü koku çıkaran faaliyetler,– İnşaat veya hafriyat sırasında gerekli tedbirlerin alınmaması,– Komşuya zarar verecek şekilde taşınmazın kullanılması. 4. Davanın Süresi Elatmanın önlenmesi davası mülkiyet hakkına dayanan bir ayni hak davasıdır. Bu nedenle:– Haksız elatma sürdükçe her zaman açılabilir,– Zaman aşımına veya hak düşürücü süreye tabi değildir,– Bu davalar kesin hüküm oluşturmaz. Yargıtay 1. Hukuk Dairesi, E. 2013/11229 K. 2013/12167 T. 09.09.2013: “elatmanın önlenmesi davalarında kesin hüküm olamaz O halde, somut olayda davacının sonradan oluşan çap kaydı uyarınca mülkiyet hakkına dayalı olarak elatmanın önlenmesi isteğinde bulunduğu, bu durumda HMK.nun 303. maddesi uyarınca daha önce açılan davanın kesin hüküm oluşturmayacağı gözetilerek” – Davacı uzun süre sessiz kalsa dahi dava hakkı devam eder. Davacının uzun süre sessiz kalması, TMK’nin 2. maddesi uyarınca hakkın kötüye kullanılması olarak değerlendirilemez. Bu durum ancak ecrimisil veya tazminat davalarının reddine sebep teşkil edebilir. (Yargıtay 7. Hukuk Dairesi, E. 2022/4435 K. 2023/345 T. 19.01.2023) 5. Davanın Tarafları Davacı: Elatmanın önlenmesi davasını, kural olarak mülkiyet hakkına sahip tapu maliki açabilir. Davalı: Dava, taşınmaza haksız olarak elatan her türlü gerçek veya tüzel kişiye karşı açılabilir. Davalı;– Mülkiyet hakkını engelleyen,– Zilyetliği ihlal eden, – İşgali teşvik eden, kolaylaştıran– Kişisel yararlanma, denetim ve gözetim hakkına müdahale eden,– Ya da mülkiyet hakkını başkasına zarar verecek şekilde aşırı kullanan kişiler olabilir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2022/820, K. 2023/1074, 08.11.2023 tarihli kararında, haksız işgalin yalnızca taşınmaza doğrudan el atma ile sınırlı olmadığı vurgulanmıştır. Buna göre, haksız işgale fiilen sebep olmayan ancak işgali teşvik eden veya kolaylaştıran kişilere karşı da elatmanın önlenmesi davası açılabimektedir. 7. Yetkili ve Görevli Mahkeme – Görevli Mahkeme: 6100 sayılı HMK’nın 2. maddesi uyarınca, malvarlığı haklarına ilişkin davalarda görevli mahkeme, aksi düzenleme bulunmadıkça Asliye Hukuk Mahkemesidir. – Yetkili Mahkeme: Taşınmazın aynını ilgilendirdiği için, taşınmazın bulunduğu yer mahkemesi yetkilidir. 8. İspat Yükü Ve Deliller Davacı, dava konusu taşınmazın maliki olduğunu ve davalının bu mülkiyet hakkına haksız şekilde müdahalede bulunduğunu ispatla yükümlüdür. Davacı, haksız müdahalede bulunulduğu iddiasını ispatlayabilmek için tapu kayıtları, kadastro tutanakları, mahkeme kararları gibi mülkiyet belgesini ve davalının müdahalesini kanıtlayan delilleri sunmak zorundadır. Davalı ise, davacının malik olmadığını veya mülkiyet hakkına herhangi bir elatmada bulunmadığını ileri sürmektedir. Ayrıca elatmanın varlığını kabul etse dahi, bunun sona erdiğini yani müdahalenin artık devam etmediğini delilleriyle ispat edebilmektedir. SONUÇ Elatmanın önlenmesi davası, mülkiyet hakkının korunması için en temel yollardan biridir. Ancak uygulamada komşuluk ilişkilerinden site yönetimi sorunlarına, kiracı-ev sahibi uyuşmazlıklarından miras ortaklığına kadar çok farklı durumlarda gündeme gelebilmektedir. Hangi durumda elatmanın önlenmesi davası açılacağı, hangi durumda Kat Mülkiyeti Kanunu veya başka özel düzenlemelerin uygulanacağı çoğu zaman teknik ayrıntılara bağlıdır. Bu nedenle, hak kaybı yaşamamak ve sürecin doğru yönetilmesini sağlamak için alanında uzman bir hukukçudan destek almak en doğru yol olacaktır. SORU: Site yönetimi bahçeme kamelya yaptı, benim rızam yok. Elatmanın önlenmesi davası açabilir miyim?” CEVAP: Kamelya yapılan alan ortak alan niteliğindeyse, bu durumda mesele klasik anlamda bir elatmanın önlenmesi davası değildir. Çünkü Yargıtay’a göre, kat malikleri arasındaki ortak alan kullanımına ilişkin ihtilaflar Kat Mülkiyeti Kanunu çerçevesinde çözülmelidir. Kat Mülkiyeti Kanunu’nun Ek Madde 1 hükmü uyarınca, bu tür davalarda görevli mahkeme Sulh Hukuk Mahkemesidir. Kamelya sizin bağımsız bölümünüze ait özel mülkiyet alanına yapılmışsa → doğrudan elatmanın önlenmesi davası açabilirsiniz. Kamelya ortak alana yapılmışsa → Uyuşmazlık Kat Mülkiyeti Kanunu kapsamında değerlendirilir. Bu durumda Sulh Hukuk Mahkemesi’nde dava açılır ve davada site yönetim planı, kat malikleri kurulu kararları ve komşuluk hukuku dikkate alınır.
Harici Taşınmaz Satış Sözleşmesi
1.Harici Taşınmaz Satış Sözleşmesi Nedir? Harici satış, tapuda resmi şekilde yapılmadan, tarafların kendi aralarında düzenlediği taşınmaz satış sözleşmesidir. Ancak Türk Medeni Kanunu, Türk Borçlar Kanunu ve Tapu Kanunu uyarınca taşınmaz satışlarının geçerli olabilmesi için tapu müdürlüğü huzurunda düzenlenmesi zorunludur. Bu nedenle, harici satış sözleşmeleri kural olarak geçersizdir. Bu geçersizlik, tarafların hem mülkiyet hakkı hem de ödedikleri bedel bakımından çeşitli hukuki sorunlarla karşılaşmalarına yol açmaktadır. 2. Harici Satışta Resmî Şekil Şartı ve Yargıtay’ın İstisna Getirdiği Durum Kural olarak, tapulu taşınmazın mülkiyetini geçirme borcunu doğuran sözleşmelerin, bu konuda yetkili olan Tapu Sicil Müdürü huzurunda resmen düzenlenmesi gerekir. Tapulu taşınmazın satışına ilişkin bu kural, TMK m. 706, TBK m. 237, Noterlik Kanunu m. 60/3 ve Tapu Kanunu’nun 26. maddelerinde belirtilmiştir. TMK m. 706: “Taşınmaz mülkiyetinin devrini amaçlayan sözleşmelerin geçerli olması, resmî şekilde düzenlenmiş bulunmalarına bağlıdır.” TBK m. 237: “Taşınmaz satışının geçerli olabilmesi için, sözleşmenin resmî şekilde düzenlenmesi şarttır.” Noterlik Kanunu m. 60/3: “…Taşınmaz satış vaadi sözleşmesi yapmak ve bu sözleşmeyi taraflardan birinin talep etmesi, harç ve giderleri ödemesi hâlinde tapu bilişim sistemi vasıtasıyla tapu siciline şerh vermek, taşınmaz satış sözleşmesi yapmak…” Tapu Kanunu m. 26: “…resmî senetler tapu sicil müdürü veya tapu sicil görevlileri tarafından tanzim edilir.” Anılan hükümler uyarınca, kural olarak Tapu Sicil Memuru önünde yapılmayan satış sözleşmelerinin hukuken geçerliliği bulunmamaktadır. Bu doğrultuda, geçersiz sözleşmelere dayanılarak ifa istenemeyecek ve tapu kaydının iptal ve tesciline ilişkin dava açılması halinde dava reddedilecektir. Ancak belirli şartlar dahilinde harici satış sözleşmelerine hukuki geçerlilik tanınması mümkündür. Uygulamada özellikle Kat Mülkiyeti Kanunu’na tabi inşaatlarda müteahhitlerin kötü niyetli tutumları sebebiyle, yalnızca resmî şekil eksikliğinden ötürü alıcıların korunmasız bırakılması hakkaniyete aykırı sonuçlar doğurmuştur. Yargıtay, bu gibi durumlarda hakkın kötüye kullanılması yasağı (TMK m. 2) çerçevesinde resmî şekil şartına sınırlı bir istisna tanımıştır. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu, E. 1987/2, K. 1988/2, T. 30.09.1988:“Tapuda kayıtlı bir taşınmazın mülkiyetin devir borcu doğuran ve ancak yasanın öngördüğü biçim koşullarına uygun olarak yapılmadığından geçersiz bulunan sözleşmeye dayanılarak açılan bir cebri tescil davasının kural olarak kabul edilmeyeceğine; bununla beraber Kat Mülkiyeti Kanunu’na tabi olmak üzere yapımına başlanılan taşınmazdan bağımsız bölüm satımına ilişkin geçerli bir sözleşme olmadan tarafların bağımsız bölüm satımında anlaşarak alıcının tüm borçlarını eda etmesi ve satıcının da bağımsız bölümü teslim ederek alıcının onu malik gibi kullanmasına rağmen satıcının tapuda mülkiyetin devrine yanaşmaması hallerinde; olayın özelliğine göre hakimin TMK m. 2’yi gözeterek açılan tescil davasını kabul edebileceğine…” 3. Harici Satışın Geçerli Sayılabildiği Bir Başka Durum: Kadastro Kanunu m. 13/B-b 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 13/B-b maddesi, tapu dışı (harici) sözleşmelere belirtilen koşullar altında geçerlilik tanımaktadır. Bu hüküm, tapulu taşınmazların mülkiyetini geçirme borcunu doğuran sözleşmelerin resmî biçimde yapılması kuralına istisna teşkil etmektedir. Anılan maddede belirtilen koşulların oluşması halinde, haricen satılıp devredilen tapulu bir taşınmazın bölünebilir bir parçasının veya bir payının zilyedi adına tespit ve tescili mümkün olabilmektedir. Kadastro Kanunu’nun 33. maddesinin son fıkrasındaki yollama nedeniyle, aynı Kanun’un 13/B-b maddesi uyarınca; kadastrosuna başlanmış bölgede tapu dışı satış, bağış, trampa ve benzeri bir işlemle taşınmazın devredilmesi ve on yıldan fazla davasız, aralıksız ve malik sıfatıyla tasarruf edilmesi halinde, taşınmazın zilyedi adına tespit ve tesciline engel bulunmamaktadır. 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 13/B-b maddesi şöyledir: “Zilyet, taşınmaz malı, kayıt malikinden veya mirasçılarından veya mümessillerinden tapu dışı bir yolla iktisap ettiğini, onların beyanı veya herhangi bir belge ile veya bilirkişi veyahut tanık sözleriyle ispat ettiği ve ayrıca en az on yıl müddetle çekişmesiz, aralıksız ve malik sıfatıyla zilyet bulunduğu takdirde zilyet adına … tespit olunur.” Kadastro Kanunu’nun 13/B-b maddesinin uygulanabilmesi için kadastro tespitinden geriye doğru en az on yıl süreyle harici satışın bozulmadan devam etmiş olması gerekir. Bu şartlar gerçekleşmediği sürece, harici satışa dayanarak tapu iptal ve tescil talebinde bulunulamaz. Yargıtay 8. Hukuk Dairesi, E. 2010/6472, K. 2011/3711, T. 27.06.2011:“Uyuşmazlık konusu parsel davacıya satışı tarihi itibariyle tapuda kayıtlı bulunduğuna göre; tapulu taşınmazların TMK m. 706, Borçlar Kanunu’nun 213, 2644 sayılı Tapu Kanunu’nun 26 ve Noterlik Kanunu’nun 60 ve 89. maddeleri gereğince satış ve devirleri resmî şekilde yapılmadıkça hukuki sonuç doğurmazlar. Yasal sınırlamalar hariç yapılan bu tür satışlar geçersiz bulunmaktadırlar. Öte yandan, 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 13/B-b maddesinin uygulanabilmesi için, kadastro tespitinin yapıldığı tarihten geriye doğru en az on yıl önce dava konusu tapulu taşınmazın haricen satın alınmış bulunması ve harici satışın yapıldığı tarih ile tespitin yapıldığı tarih arasında geçmesi gereken on yıllık süre içinde harici satışın da bozulmamış olması gerekir. Böyle bir satış söz konusu olmadığına göre, davanın reddine karar verilmesi gerekirken uyuşmazlık konusu taşınmazın tapusuz bir taşınmaz gibi değerlendirilerek dosya kapsamına uymayan ve yukarıda açıklanan ilke ve kurallara aykırı olarak davanın kabulüne karar verilmiş olması doğru olmamıştır.” Görüleceği üzere; kural olarak haricen yapılan satış sözleşmelerinin hukuken geçerliliği bulunmamaktadır. Bu çerçevede, açılan tapu iptal ve tescil davalarının da istisnai haller bulunmadıkça reddedileceği, gerek kanun hükümleri gerekse Yargıtay içtihatları uyarınca açıktır. Böyle bir durumda, satış sözleşmesine güvenerek hareket eden kişilerin hak kayıplarının nasıl önleneceği sorunu gündeme gelmektedir. Uygulamada en çok karşılaşılan meselelerden biri, haricen satış sözleşmesine dayanarak ödeme yapan kişilerin ödedikleri bedelin iadesinin nasıl gerçekleştirileceğidir. Bir diğer önemli sorun ise, harici satış sözleşmesine istinaden taşınmazı kullanan kişilere karşı açılan el atmanın önlenmesi ve ecrimisil davalarında nasıl bir yol izleneceğidir. Tüm bu hukuki sorunların çözümü için Yargıtay içtihatları yol gösterici nitelik taşımaktadır. 4. Harici Satışta El Atmanın Önlenmesi ve Ecrimisil Davaları Tapulu taşınmazların satışına ilişkin yapılan harici sözleşmeler geçersiz olup taraflar ancak verdiklerinin iadesini isteyebilirler. Harici satış sözleşmesine istinaden taşınmazı kullanan zilyede karşı el atmanın önlenmesi ve ecrimisil davası açılabilmektedir. Bu halde iyiniyetli olan zilyede kanunen bazı imkânlar tanınmıştır. Türk Medeni Kanunu’nun 994. maddesi hükmü, iyiniyetli zilyede harici satış bedelinden kaynaklanan hapis hakkı niteliğinde kişisel bir hak bahşeder. YİBBGK 10.07.1940 tarihli ve 2/77 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca “Haricen yapılan taşınmaz mal satışından dönüldüğünde, satış bedelini geri vermeyen taraf, parası geri verilinceye kadar yararlandığı ürünleri ödemek ve ecrimisil vermekle yükümlü değildir.” Hapis hakkının mutlaka zilyed tarafından ileri sürülmesi gerekmektedir. Def’i niteliği taşıyan hapis hakkı, mahkemece resen dikkate alınmamaktadır. Nitekim Yargıtay 8. Hukuk Dairesi, E. 2018/3174, K. 2019/2950, T. 20.03.2019 tarihli kararında da bu husus açıkça vurgulanmıştır. Türk Medeni Kanunu’nun 994/1. maddesinde yer alan ‘isteyebilir’ ve ‘geri vermekten kaçınabilir’ ifadeleri karşısında, davalının harici satış bedeli üzerinden alıkoyma (hapis) hakkı tanınması konusunda savunma
Muris Muvazaası
1974 tarihli 1/2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı gereğince, Bir kimsenin; mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla, gerçekte bağışlamak istediği tapu sicilinde kayıtlı taşınmaz malını tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklayarak devretmesi halinde, saklı pay sahibi olsun ya da olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar, görünürdeki satış sözleşmesinin TBK m. 19’a dayanarak muvazaalı olduğu ve gizli bağış sözleşmesinin de şekil koşulundan yoksun bulunduğu gerekçesiyle dava açabilir. Kanuni bir düzenlemeye dayanmayan muris muvazaası kurumu, yukarıda belirtilen İçtihadı Birleştirme Kararı doğrultusunda yargı kararları ile gelişmiştir. Yargıtay içtihatlarında kabul edilen ilkelere göre muris muvazaası; saklı paylı olsun ya da olmasın mirasçılar tarafından, murisin gerçekte mirasçılarından mal kaçırmak ve onları miras hakkından yoksun bırakmak amacıyla yaptığı, ancak tapuda satış, ölünceye kadar bakma sözleşmesi gibi işlemlerle görünürde farklı şekilde gösterdiği gizli bağış sözleşmelerinin iptali için açılan dava olarak tanımlanabilir. Aşağıda belirtilen haller muris muvazaası kapsamına girmez: 1-) Taşınır malların muvazaalı devri (Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, E. 2020/3840 K. 2021/3682 T. 24.06.2021: “… taşınmazların şekil şartına bağlı olmaksızın elden bağışlanabilme olanağı bulunmadığı halde; taşınır mallar ve alacakların zilyetliğinin devri konusunda bir geçerlik şekli öngörülmediğinden, hukuken taşınır eşya niteliğinde sayılan değerlerin bağışlanması ya da bağış amacıyla bedelsiz olarak devredilmesi işlemi hukuken geçerlidir. O halde, taşınmazlarla ilgili olan ve kendi alanı ile sınırlı bulunan 01.04.1974 tarihli ve 1/2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının somut olayda uygulanması olanaklı değildir.”) 2-) Tapusuz taşınmazların devri 3-) Murisin parasını ödeyerek üçüncü kişiden satın aldığı ancak tapu kaydını başkası (gizli bağış yaptığı kişi) adına tescil ettirdiği taşınmazlar (Şartları varsa Tenkis talebine konu olabilir). Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 10.06.2015, E:2014/1-52, K:2015/1524: Butlan sonucunu doğurarak, murisin temliki tasarruflarının iptaline imkân tanıyan 01.04.1974 tarih ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının uygulanabilmesi için, temliki tasarrufa konu yapılan taşınmazın murisin tapulu malı olması, gerçekte bağışlamak istediği bu mal ile ilgili olarak tapu memuru huzurunda, iradesini satış doğrultusunda açıklaması gerekir. Bu nedenle, öncesi tapu kaydına dayanan bir taşınmazın, kadastro çalışmaları sırasında murisin taşınmazı davalılara sattığına ilişkin tek taraflı muvafakat beyanıyla gerçekleştirilen tespit ve tescil işlemi, ortada devri sağlayan bir sözleşme ilişkisi bulunmadığından muris muvazaası olarak kabul edilemez. MURİS MUVAZAASININ UNSURLARI: Yargıtay HGK. E. 2011/4-359, K. 2011/405, T. 08.06.2011 kararına göre: Muris muvazaası, dört unsurdan oluşur: GÖRÜNÜRDEKİ İŞLEM: Satış veya Ölünceye Kadar Bakma Sözleşmesi GİZLİ İŞLEM: Bağış Sözleşmesi 1-) GÖRÜNÜRDEKİ İŞLEMİN SATIŞ SÖZLEŞMESİ OLMASI HALİ: Mahkemeler tarafından dikkate alınan en önemli husus, murisin mal kaçırma iradesinin bulunup bulunmadığıdır. Bu nedenle murisin gerçek iradesinin tespiti büyük önem taşımaktadır. Murisin işlemi muvazaa amacıyla mı, mirasçılar arasında bir paylaştırmaamacıyla mı yoksa ivaz karşılığı mı gerçekleştirdiğinin belirlenmesi gerekir. Uygulamada bu hususun tespiti için ele alınan faktörler: (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2019/790 K. 2022/310 T. 15.03.2022) Satış sözleşmesinin asli unsurlarından biri olan satış bedeli ile gerçek bedel arasındaki aşırı fark muvazaa iddiasını gündeme getirebilmektedir. Aşırı farkın söz konusu olması için ise Yargıtay 17. Hukuk Dairesi, E. 2008/5903 K. 2009/2309 T. 13.04.2009 kararında ifade edildiği üzere: “Bedeller arası fahiş farkın kabul edilebilmesi için tapudaki satış bedeli ile taşınmazın tasarruf tarihindeki gerçek satış bedeli arasında bir misli veya mislini aşan fiyat farkının bulunması gereklidir.” Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 02.02.2005 gün ve E:2004/15-666, K:2005/1 sayılı ilamında: “…Pek aşağı bir bedelin varlığının kabul edilebilmesi için taşınmazın satış tarihindeki gerçek değeri ile satış bedeli arasında en az bir misli fark olması gerekir. Eğer fark %30 veya %50 ya da %70 gibi ise, bu takdirde pek aşağı bedel söz konusu olmamalıdır…” UYGULAMADA SATIŞ BEDELİ İLE GERÇEK BEDEL ARASINDAKİ AŞIRI FARKIN TEK BAŞINA MUVAZAA İDDİASINI İSPATLAR NİTELİKTE OLMADIĞI İFADE EDİLMEKTEDİR. Yargıtay 1. Hukuk Dairesi, E. 2013/13670 K. 2013/17754 T. 11.12.2013: “miras bırakanın gerçek irade ve amacının diğer mirasçılardan mal kaçırmak olmadığı, böyle bir niyeti olsa idi tüm taşınmazlarını devredebileceği, akitte gösterilen bedel ile gerçek bedel arasında aşırı fark var ise de bu hususun tek başına muvazaanın kanıtı sayılamayacağı sonucuna varılmaktadır.” Muvazaanın ispatı için aşırı fark iddiasının diğer delillerle desteklenmesi gerekmektedir. Yargıtay 1. HD. E. 2001/13761, K. 2002/230, T. 16.01.2002, “…davalının ev hanımı olduğu; kendisine özgü bir gelirinin olmadığı, murisinde bu nitelikteki taşınmazını kızına satması için haklı ve makul bir nedeninin bulunmadığı anlaşılmıştır. Öte yandan, bedeller arasında fahiş fark bulunmaktadır.” Yargıtay 1 HD. E. 2004/1186, K. 2004/189, T. 31.03.2004, “Somut olayda; miras bırakanın satışa ihtiyacı olmadığı, ara malik Nurhan’ın taşınmazı hiç kullanmadığı, alım gücünün bulunmadığı, satış bedelleri ile gerçek değerler arasında açık fark belirlendiği, böylelikle devirlerin muvazaalı biçimde gerçekleştirildiği anlaşıldığından taşınmazdaki miras bırakan payı yönünden tapunun iptaline karar verilmesi gerekir.” Yargıtay 1. HD. E. 2012/16016, K. 2013/16618, “Miras bırakanın mal satmaya ihtiyacı olmadığı, davalının alım gücü bulunmadığı fiyat farklılığı karşısında mal kaçırma amacı nedeniyle davanın kabulü gerekir.” Yargıtay 1. Hukuk Dairesi, E. 2008/1729 K. 2008/4122 T. 31.03.2008:“Somut olaya gelince; taşınmazın satış aktinde gösterilen bedel ile gerçek bedeli arasında aşırı oransızlık bulunması, murisin varlıklı bir kimse olup, mal satmaya ihtiyacının bulunmaması, davalının alım gücünün olmaması, satışa rağmen murisin mal varlığında gözle görülebilir belirgin bir artışın ya da ihtiyacında kullanıldığına ilişkin bir harcamanın belgeleriyle ortaya konulamaması, dinlenen tanık beyanları ve diğer deliller ve yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde birlikte değerlendirildiğinde, murisin gerçek niyetinin diğer mirasçıları miras hakkından mahrum etmek olduğu ve taşınmazı muvazaalı olarak davalıya devrettiği sonucuna varılmaktadır.” Özetle; Murisin ölümünden önce yaptığı satış işleminin muvazaalı olduğunun ispatı davayı açan mirasçılara aittir. İspat bakımından tek başına satış bedelindeki farklılık yeterli görülmemekle birlikte, murisin satmaya ihtiyacının bulunmaması önemli bir emare teşkil edebilir. Bu nedenle işlemin makul bir gerekçeye dayandırılması gerekmektedir. Örneğin evladın murisin bakımı ile ilgilenmesi ahlaki bir görev olmakla birlikte, eğer bu bakım normalin ötesinde çok yoğun bir hizmet haline gelmişse, bunun karşılığında anne babanın mal devretmesi hukuken geçerli ve makul kabul edilir. Yani bu durumda yapılan devir, gizli bağış değil, karşılıklı (ivazlı) bir işlem sayılır. (Yargıtay HGK. E. 2010/1-295, K. 2010/333, T. 16.06.2010). Bu durumda ise başta tanık ifadeleri olmak üzere muris için yapılan harcamalar önem kazanmaktadır. Yargıtay 1 HD. E. 2011/6913, K. 2011/7715, T. 29.06.2011, “… Murisin ölümünden 15 yıl önce ayağı kırıldığı, ölmeden 3 yıl boyunca felçli yaşadığı, tüm bu süre boyunca altının alınması ve beslenmesi gibi hususlar da dâhil olmak üzere bakımının davalı tarafından yapıldığı, ihtiyaçlarının karşılandığı, sağlık masraflarının da davalı tarafından karşılandığı, özellikle mirasçılar arasında yer
Tapu Tahsis Belgesine Dayalı Tapu İptal ve Tescil Davası
Türkiye’de özellikle 1980’li yıllarda ortaya çıkan gecekondu sorunu, devletin imar affı düzenlemeleri ile çözülmeye çalışıldı. 1984 yılında yürürlüğe giren 2981 sayılı İmar ve Gecekondu Mevzuatına Aykırı Yapılara İlişkin Kanun kapsamında gecekondu sahiplerine tapu tahsis belgesi verilerek onların hukuki olarak korunması hedeflendi. Önemle belirtilmek gerekir ki, 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun’un 23. ve 24. maddeleri uyarınca, 2981 sayılı Kanun 31.05.2023 tarihinde yürürlükten kaldırılmıştır. Ancak bu durum, tapu tahsis belgesi sahiplerinin haklarını ortadan kaldırmaz. Daha önce kazanılmış haklar korunmaya devam etmektedir. Peki, tapu tahsis belgesi nedir, tapuya dönüşür mü, hangi hallerde iptal edilebilir? Tapu Tahsis Belgesi Nedir? Tapu tahsis belgesi, gecekondu sahiplerine verilen ve taşınmaz üzerindeki fiili kullanımı gösteren bir belgedir. Tapu değildir. Kişiye doğrudan mülkiyet hakkı kazandırmaz. Ancak zilyetliği ispatlamaktadır. Sahibine sadece kişisel hak sağlar. Yargıtay 14. Hukuk Daire 2004/7835 E. 2005/1766 K. sayılı kararında, tapu tahsis belgesinin doğrudan mülkiyet hakkı vermediği ancak kişiye şahsi bir hak hak sağladığı vurgulanmıştır. Tapu Tahsis Belgesi Tapuya Dönüşür mü? Tapu tahsis belgesinin İleride tapuya dönüşebilmesi için belirli şartların sağlanması gerekir. Anayasa Mahkemesi kararlarına göre, tapu tahsis belgesi “şartlı bir hak” niteliğindedir. Yani koşullar tamamlanmadıkça tapu alma hakkı doğmaz Yargıtay ve Danıştay kararlarına göre aranan koşullar şunlardır: Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 04.12.1996 tarihli ve 1996/14-763-864 sayılı kararında da belirtildiği gibi, Tapu tahsis belgesinin varlığı tahsis edilen yerin adına tahsis yapılan kişi veya mirasçıları adına tescili için yeterli değildir. Tahsis kapsamındaki yerin hak sahibi adına tescil edilebilmesi için; –Hukuki yönden geçerliliğini koruyan bir tapu tahsis belgesinin bulunması, -Tahsise konu yerde 3194 sayılı Yasanın 18. maddesi uyarınca imar planı veya 3290 sayılı yasa ile değişik 2981 sayılı yasa uyarınca ıslah-imar planlarının yapılmış olması, -İlgilisine, tapu tahsis belgesi gereğince bir başka yerden tahsis yapılmamış olması, -Tahsise konu yerin kamu hizmetine ayrılmamış ve imar planına göre konut alanında kalmış olması, -Tahsise konu yer ile tescili istenilen taşınmazın aynı yer olup olmadığı ve taşınmazın niteliklerinin belirlenmesi amacıyla mahallinde uzman bilirkişiler aracılığı ile keşif yapılması, -Tahsise konu arsa bedelinin ödenmiş olması, ödenmemiş ise taşınmazın dava tarihindeki rayiç değerinin uzman bilirkişiler aracılığı ile saptanarak hükümden önce mahkeme veznesine veya belirlenecek tevdi mahalline depo edilmiş olması, -İmar parsellerinin oluşturulması sırasında, şuyulandırmaya tabi tutulan parselden 3290 sayılı yasa ile değişik 2981 sayılı yasanın 18/b-c maddesi uyarınca düzenleme ortaklık payı kesilip kesilmediğinin, kesilmiş ise uygulanan oranın saptanması gerekir, -Mahkemece, yukarıda belirtilen koşullar doğrultusunda yapılacak inceleme sonucunda, tescil isteğinin kabulü için yasal koşulların oluştuğu kabul edildiği takdirde, 3290 sayılı yasa ile değişik 2981 sayılı yasanın 10/C-2 maddesi gereğince tahsise konu yerde uygulanan düzenleme ortaklık payının (…) davacıyı da bağlayıcı nitelikte olduğu dikkate alınarak tahsis miktarından bu oranda yapılacak indirimden sonra kalan miktarın tesciline karar verilmelidir. Danıştay 6. Daire 2004/4546 E. 2006/4296 K. Numaralı kararında ise: “ Yasa hükümleri uyarınca, hak sahibi olduğu saptanan gecekondu sahiplerine tapu tahsis belgeleri esas alınarak tapularının verilmesi, bu Yasa hükümlerinin uygulandığı alanlarda belirli koşullarla yapılması öngörülen ve özel olarak düzenlenen ıslah imar planlarının yapılıp onaylanması ve bu plan uyarınca imar parsellerinin oluşturulması koşullarına bağlanmış olduğundan, hak sahiplerine ancak ıslah imar planı yapılmış olan yerlerden tapu verilmesi mümkündür. Diğer bir ifadeyle, gecekondunun imar affı başvurusundan önce imar planı yapılmış ve bu plan koşullarının geçerli olduğu bir taşınmaz üzerinde bulunması halinde, bu gecekondunun 2981 sayılı Yasa uyarınca bulunduğu yerde korunması ve hak sahibine bu yerden tapu verilmesi yasal olarak mümkün olmadığından, hak sahibi sıfatını taşıyanlara gecekondu önleme veya ıslah bölgelerinden veya yakın bölgelerde yapılmış ıslah imar planları içinde meydana gelen boş imar parsellerinden müstakil, hisseli veya kat mülkiyeti esasına göre tahsis yapılması gerekmektedir.” – Kişiye başka bir yerden tahsis yapılmamış olması, koşullardan bir diğerini oluşturmaktadır. Tapu tahsis belgesine konu yeri, tahsis sahibinden devralan kişinin, 2981 sayılı Kanundan yararlanan kişiler arasında olması gerekir. Dolayısı ile tapu tahsis belgesini devralacak kişilerin de aynı koşulları taşıması yasal zorunluluktur. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 1996/14-763 E. 1996/864 K.: “…öncelikle tapu tahsis belgesine konu yapılan taşınmazı kapsar biçimde yörede imar ıslah uygulamasına başlanmış olup olmadığının, başlanmışsa bu yerin herhangi bir kamu hizmetine tahsis edilip edilmediğinin, davacıya dayandığı tahsis belgesine karşılık başka bir yerden tahsis yapılıp yapılmadığının kesin olarak saptanması gerekir.” Tapu Tahsis Belgesi İptali Edilebilir mi? Tapu tahsis belgesi, idare tarafından verilmiş bir belgedir ve bazı durumlarda iptal edilebilir. Örneğin:– İmar planı değişmişse (örneğin taşınmaz okul alanı, park ya da kamu hizmeti alanına ayrılmışsa),– Belge sahte veya usulsüz alınmışsa,– Taşınmaz özel mülkiyete ait bir araziyse. Tapu Tahsis Belgesine Dayalı Tapu İptal ve Tescil Davaları Yargı Yolu: Adli Yargı Tapu tahsis belgesine dayalı olarak açılan tapu iptali ve tescil davalarının hangi yargı kolunda görüleceği, uygulamada en çok tartışılan konulardan biridir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 11.12.2018 tarihli kararında bu davaların adli yargı mahkemelerinin görev alanına girdiği açıkça belirtilmiştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2017/1754 K. 2018/1891 T. 11.12.2018: Bu ilkeler ışığında somut olaya bakıldığında; davacı, tapu tahsis belgesine dayanarak tapu iptali ve tescil kararı verilmesini istemiş olup yukarıda açıklandığı gibi idari bir işlem ve kararın iptali istenmediğinden uyuşmazlığın adli yargıda çözümlenmesi gerekir. Bu ilke ve açıklamalar ışığında somut olaya bakıldığında; davacının talebi idari işlem sonucu oluşan ve ilgilisine şahsi hak tanıyan bir zilyetlik belgesi olan tapu tahsis belgesi dayanak yapılarak tapu kaydının iptali ile davacı adına tesciline ilişkindir. Eldeki davada tapu tahsis belgesi verilmesine ilişkin bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Zira dosya içinde … tarafından davacı … adına düzenlenmiş olan tapu tahsis belgesi bulunmaktadır. O hâlde 2981 sayılı Kanun uyarınca tapu tahsis belgeli yerlerde, idarenin eylem ve işleminin tapu tahsis belgesinin verilmesi ile sona ermesi, dava konusu taşınmazın aynına yönelik kararlardan olan tapu iptali ve tescile ancak adli yargıda karar verilmesinin mümkün olması hususları birlikte değerlendirildiğinde; tapu tahsis belgesine dayalı olarak hak sahibi olduğunu iddia edenler tarafından açılacak tapu iptali ve tescil davalarında adli yargı mahkemelerinin görevli olduğu kabul edilmelidir. “ Sonuç olarak, tapu tahsis belgesi sahipleri her ne kadar doğrudan mülkiyet hakkına sahip olmasalar da, gerekli koşullar yerine getirildiğinde tapuya dönüşme imkânı vardır. Ancak bu süreçte yargı kararları büyük önem taşımakta olup, Uzman bir hukukçudan destek alınması hak kayıplarını önleyecektir.
Ortaklığın Giderilmesi Davası
Bir taşınmaz ya da taşınırın birden fazla kişiye ait olması zamanla pek çok sorunu beraberinde getirir. Özellikle miras kalan evler, arsalar veya tarım arazileri paydaşlar arasında anlaşmazlıklara yol açar. İşte bu noktada devreye ortaklığın giderilmesi davası girer. Hukuki literatürde “İzale-i Şuyu” olarak da bilinen bu dava, paydaşların tek başına mülkiyet hakkına geçebilmesi için başvurdukları en temel yoldur. Davanın amacı, ortak mülkiyeti sona erdirerek ya fiilen bölmek (aynen taksim) ya da satış yoluyla paraya çevirmektir. Sulh Hukuk Mahkemelerinde açılan bu dava, tek bir paydaşın talebi üzerine dahi başlayabilir. Her iki taraf için de benzer sonuçlar doğuran davalardır. Ancak uygulamada sık karşılaşılan sorunlar ve dikkat edilmesi gereken püf noktalar vardır. Bu Dava Neden Önemli? Miras nedeniyle kardeşler arasında çıkan anlaşmazlıklar bu davaların en yaygın sebebidir. Arsa veya tarla paydaşlığı, kullanım ve tasarruf sorunlarını beraberinde getirir. Borçlu ortakların alacaklıları sürece dahil olduğunda diğer paydaşlar da doğrudan etkilenir. Ortaklığın uzun süre devam etmesi çoğu zaman malın değer kaybetmesine, aile içi huzursuzluklara ve yıllarca süren ihtilaflara yol açar. Bu nedenle ortaklığın giderilmesi davası yalnızca hukuki bir yol değil; aynı zamanda aile barışının korunması ve malvarlığının değerinin güvenceye alınması için de önemli bir araçtır. Ortaklığın giderilmesi davasını kimler açabilir? 1-) Paydaşlar (ortaklar) 2-) Ortakların alacaklıları 3-) Kamu tüzel kişileri 4-) Hazine Dava hangi mahkemede görülür? Ortaklığın giderilmesi davaları Sulh Hukuk Mahkemelerinde görülür. Taşınmazlarla ilgili davalarda yetkili mahkeme, taşınmazın bulunduğu yer mahkemesidir. Taşınır mallar yönünden ise genel yetkili mahkeme olan davalının yerleşim yerindeki hukuk mahkemesi görevlidir. Ortaklığın giderilmesi (İzale-i Şuyu) üç yöntemle mümkündür: Türk Medeni Kanunu m. 699’a göre paylaşma, malın aynen bölüşülmesi veya pazarlık ya da artırmayla satılarak bedelinin bölüşülmesi biçiminde yapılır. 1-) Aynen taksim suretiyle izale-i şuyu (ortaklığın giderilmesi): Taşınır veya taşınmaz malın aynen bölünmesidir. Örneğin değeri eşit iki parçaya bölünebilen bir arsanın ikiye bölünerek paydaşlığın giderilmesi. Bu durumda her paydaş, kendi payına düşen kısmın tek sahibi olur ve ortaklık sona erer. 2-) Satış suretiyle izale-i şuyu (ortaklığın giderilmesi): Taşınır veya taşınmaz malın icra yoluyla satılarak bedelinin paydaşlar arasında bölüştürülmesidir. 3-) Kat mülkiyeti kurulması yoluyla ortaklığın giderilmesi: Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 10. maddesinde düzenlenmiştir. Kat mülkiyetine elverişli bir taşınmazda açılan ortaklığın giderilmesi davasında, paydaşlardan birinin talebi üzerine mahkeme, Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 12. maddesinde öngörülen belgelerin ibraz edilmesi şartıyla taşınmazın kat mülkiyetine çevrilmesine karar verebilir. Bu durumda bağımsız bölümler paydaşlara tahsis edilir; değer farklılıkları mevcut ise denkleştirme yoluyla eşitlik sağlanır. Böylece ortaklık, satış yoluna gidilmeksizin kat mülkiyeti kurulması suretiyle sona erdirilmiş olur. Ortaklığın Giderilmesi Davası Açılamayan Haller Ortaklığın Giderilmesi Davası Açılabilecek Haller 01.01.2002’den önce kurulmuşsa, 14.03.1960 tarihli ve 1/3 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı gereği taşınmaz, intifa hakkı ile yüklü olarak satılır. Bununla birlikte, intifa hakkı sahibi hakkının paraya çevrilmesini ve taşınmazın intifasız satılmasını isterse, diğer paydaşların rızası aranmadan intifasız satışa karar verilebilir. 01.01.2002’den sonra kurulmuşsa, TMK m. 700 uygulanır. Buna göre bir paydaş kendi payı üzerinde intifa hakkı kurarsa, diğer paydaşlar bu durumun kendilerine tebliğinden itibaren üç ay içinde paylaşma talep edebilir. Bu durumda satış yapılırsa, intifa hakkı sahibine düşecek bedel üzerinde devam eder. Feragat ve Dava Masrafları Paydaşlığın giderilmesi davaları taraflar için benzer sonuçlar doğuran ve sonunda kazanan ya da kaybeden tarafın bulunmadığı davalardır. Bu nedenle klasik çekişmeli davalardan ayrılır. Davacı tek başına davadan feragat ettiğinde dava hemen sona ermez. Zira ortaklığın giderilmesi tüm paydaşların hukuki durumunu etkiler. Davalılardan biri dahi davaya devam etmek istediğini bildirirse mahkeme yargılamaya devam eder ve işin esasına girer. Bu yaklaşım, davanın niteliği gereği feragat iradesinin tek başına bağlayıcı olmamasından kaynaklanır. Ayrıca bu davaların sonunda yargılama giderleri ve vekâlet ücretleri kazanan–kaybeden ayrımı yapılmadığı için taraflara hisseleri oranında yükletilir. Taşınmaz satışa konu edilmişse karar ve ilâm harcı satış bedeli üzerinden hesaplanır ve yine paydaşların hisselerine göre tahsil edilir. Sonuç olarak, paydaşlığın giderilmesi davalarında feragat ve giderler bakımından özel kurallar uygulanmakta; davacının tek taraflı feragati davayı düşürmemekte, giderler ise hakkaniyet gereği tüm paydaşlara payları oranında yansıtılmaktadır.
Kadastro İşlemleri Nedeniyle Devletin Hukuki Sorumluluğu
TAZMİNAT DAVASININ ÖZELLİKLERİ SORUMLULUĞUN ŞARTLARI I. 3402 sayılı Kadastro Kanunu m.22/(a) kapsamında tazminat sorumluluğu Evvelce kadastrosu yapılan yerler: Madde 22 – (Değişik:22/2/2005 – 5304/6 md.)Evvelce tespit, tescil veya sınırlandırma suretiyle kadastro veya tapulaması yapılmış olanyerlerin yeniden kadastrosu yapılamaz. Bu gibi yerler ikinci defa kadastroya tâbi tutulmuşsa,ikinci kadastro bütün sonuçlarıyla hükümsüz sayılır ve Türk Medenî Kanununun 1026 ncımaddesine göre işlem yapılır. Süresinde dava açılmadığı takdirde, ikinci defa yapılan kadastro,tapu sicil müdürlüğünce re’sen iptal edilir.Ancak;a) Tapulama, kadastro veya değişiklik işlemlerine ilişkin; sınırlandırma, ölçü, çizim vehesaplamalardan kaynaklanan hataları gidermek üzere uygulama niteliğini kaybeden,teknik nedenlerle yetersiz kalan, eksikliği görülen veya zemindeki sınırları gerçeğe uygungöstermediği tespit edilen kadastro haritalarının tekrar düzenlenmesi ve tapu sicilindegerekli düzeltmelerin sağlanması amacıyla tapulama ve kadastro görmüş yerlerde,b) Daha önce sadece tapu tahriri yapılan veya 2859 sayılı Tapulama ve Kadastro PaftalarınınYenilenmesi Hakkında Kanuna göre yenileme yapılacak yerler ile 2981 sayılı İmar veGecekondu Mevzuatına Aykırı Yapılara Uygulanacak Bazı İşlemler ve 6785 Sayılı İmarKanununun Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun hükümlerine tâbi yerlerde,Birinci fıkra hükmü uygulanmaz.İkinci fıkranın (a) bendinin uygulanacağı alanlar Tapu ve Kadastro Genel Müdürünün onayı ilebelirlenir ve çalışmalara başlanmadan en az onbeş gün önce çalışma alanında, bölge merkezindeve bölgenin bağlı olduğu il merkezinde alışılmış vasıtalarla duyurulur, ayrıca bir yerel gazeteve bir internet haber sitesi ile ilân edilir. Yapılacak çalışmalarda 2, 4, 14, 17, 19 ve 21 incimaddeler ile 13 üncü maddenin (B) ve 20 nci maddenin (B), (C) ve (D) bentleri hükümleriuygulanmaz.(1)Tapulama ve kadastro çalışmalarında tespit dışı bırakılan kamu kurum ve kuruluşlarına aityerlerin tescili yapılır.Tapuya tescil edilmiş ormanlardan, haritaları teknik mevzuata uygun olanlar aynen, diğerleriise teknik mevzuata uygun hale getirildikten sonra tapu kütüğüne aktarılır. Yukarıda atıf yapılan kanun hükmü uyarınca, taşınmazında kadastro uygulaması nedeniyleyüzölçümünde bir eksiklik gelen taşınmaz maliki, bu doğan zararının tazminini TMK. m.1007uyarınca devletin karşılaması için tazminat/bedel davası açma hakkına sahiptir. Devlete Karşı Açılacak Tazminat Davası A. Davanın tarafları Davacı sıfatıKadastro işlemi nedeniyle taşınmazının yüzölçümü eksilen taşınmaz maliki olan herkestazminat davası açabilir. Davalı sıfatıKadastro işlemleri de yerleşik Yargıtay uygulamalarına göre, TMK m.1007 kapsamındadeğerlendirilmekte olup; taşınmazının yüzölçümü eksilen yada küçülen malik, zararının tahsiliiçin devlet aleyhine yani hazine aleyhine dava açabilir B. Dava açma süresi (Zamanaşımı)Devlet aleyhine (devleti bu davada hazine temsil ettiği için, dava da hazine aleyhine açılır),açılacak tazminat davası açma süresi kadastro işleminin kesinleştiği tarihten itibaren başlamaküzere 10 yıldır. C. Görevli MahkemeYerleşik Yargıtay uygulamalarına göre, bu davada adli yargıda asliye hukuk mahkemesigörevlidir (HGK. 2009/4-383E., 2009/517K., 18.11.2009; HGK. 2009/4-383E.,2009/517K. Sayılı ve 18.11.2009; 4. HD. 2009/13854E., 2009/13709K., 02.12.2009; 4.HD2009/9571E., 2009/11277K. 15.10.2009; 4. HD. 2009/6082 E., 2009/7806 K. 11.06.2009;20.HD. 2015/7998E., 2016/5399K.11.05.2016). D. Yetkili MahkemeTMK 1007/III fıkrası uyarınca, yetkili mahkemenin, kadastro işleminin yapıldığı (yanitaşınmazın bulunduğu) yer mahkemesi olduğu şeklinde kesin yetki kuralı getirmiştir. Devletekarşı açılacak tazminat davasında yetkili mahkeme, kadastro işleminin yapıldığı yerdekimahkemedir.
Tapu Sicilinin Tutulmasında Devletin Hukuki Sorumluluğu
TAZMİNAT DAVASININ ÖZELLİKLERİSORUMLULUĞUN ŞARTLARI I. Tapu Sicilinin Tutulmasına İlişkin İşlem ya da Eylem Tapu Sicil Tüzüğü 7. maddesinde, tapu sicilinin ana ve yardımcı sicillerden oluştuğu belirlenmiştir. TMK m.1000-1003 hükümleri arasında ana sicillerin; tapu kütüğü, kat mülkiyetikütüğü, yevmiye defteri, resmi belgeler (resmi senet, mahkeme kararları ve diğerleri) ileplanlardan oluştuğu belirtilmiştir. Yardımcı siciller ise, TST m.7’da belirtilmiştir. Buna göre,yardımcı siciller; aziller sicili, düzeltmeler sicili, kamu orta malları sicili ve tapu envanterdefteridir. Tapu siciline tescil, terkin, şerh ve beyan, tapu siciline kayıt hükmündedir. Kadastro işlemleride bu sorumluluğun kapsamında yer almaktadır. Nitekim Yargıtay, “Tapu işlemleri, kadastro tespit işlemlerinden başlayarak birbirini takipeden sıralı işlemler olup, tapu kütüğünün oluşumu aşamasındaki kadastro işlemleri ile tapuişlemleri bir bütün oluşturduğundan bu kayıtlarda yapılan hatalar, hatalı tapu sicili oluşmasınasebebiyet verdiği için, kadastro tespitinden yapılan hatalar da, MK’nun 1007. maddesianlamında tapu sicili kavramı içeresindedir.” Şeklindeki son güncel kararlarıyla (Yargıtay 20.HD, 20.06.2016, E:2015/9999, K:2016/7191; HGK E:2009/4-383, K:2009/517;HGKE:2010/4-349, K:2010/318; 5.HD E:2013/21861, K:2014/7496) kadastro işlemlerinin de busorumluluğun kapsamında olduğunu benimsemiştir. II. Tapu Sicilinin Tutulmasında Hukuka Aykırı HallerAşağıda belirtilen hallerde, tapu sicilinin hukuka aykırı tutulmasından zarar gören kişi,zararının tazminini devletten isteyebilmektedir.a-) Yevmiye Defterine Kayıtb-) Tescillerc-) Terkinlerd-) Şerhlere-) Beyanlarf-) Çift Tapu Kaydıg-) Kadastro Faaliyetlerih-) Sahte Belgeye Dayalı İşlemIII. Zarar UnsuruIV. İlliyet Bağı Devlete Karşı Açılacak Tazminat DavasıA. Davanın tarafları Davacı sıfatıTapu sicilinin hukuk aykırı olarak tutulmasından zarar gören herkes tazminat davasıaçabilir. Davalı sıfatıMK md. 1007’de açıkça tapu sicilinin tutulmasından doğan tüm zararlardan “devlet” insorumlu olduğu düzenlenmiştir. Dava, devlet aleyhine yani hazine aleyhine açılmalıdır. B. Dava açma süresi (Zamanaşımı)Devlet aleyhine (devleti bu davada hazine temsil ettiği için, dava da hazine aleyhine açılır),açılacak tazminat davası açma süresi genel zamanaşımı süresi olan 10 yıldır. C. Görevli MahkemeYerleşik Yargıtay uygulamalarına göre, bu davada adli yargıda asliye hukuk mahkemesigörevlidir (HGK. 2009/4-383E., 2009/517K., 18.11.2009; HGK. 2009/4-383E.,2009/517K. Sayılı ve 18.11.2009; 4. HD. 2009/13854E., 2009/13709K., 02.12.2009; 4.HD2009/9571E., 2009/11277K. 15.10.2009; 4. HD. 2009/6082 E., 2009/7806 K. 11.06.2009;20.HD. 2015/7998E., 2016/5399K.11.05.2016). D. Yetkili MahkemeTMK 1007/III fıkrası uyarınca, yetkili mahkemenin, tapu sicilinin hukuka aykırı olaraktutulduğu (yani taşınmazın bulunduğu) yer mahkemesi olduğu şeklinde kesin yetki kuralıgetirmiştir. Devlete karşı açılacak tazminat davasında yetkili mahkeme, sicilin hukuka aykırıolarak tutulduğu yerdeki mahkemedir.