Hastanın aydınlatılması, en önemli hasta hakkı olduğu gibi hekimin sorumluluğunu doğuracak özen yükümlülüğüdür. Hastanın sadece yapılacak işleme rıza göstermesi tek başına yeterli değildir. Aynı zamanda hastaya tüm komplikasyonlarında anlatılması zorunludur. Hastanın salt yapılacak işleme rıza göstermesi, yapılacak işlemlerde ortaya çıkacak zararda ve olumsuz sonuçlarda hukuka uygunluğa neden olmayacaktır. Uygulamada karşılaşılan tazminat davalarında önemli olan bu hususta aşağıda incelenecek olan Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 2019 yılındaki kararı oldukça önemli ve açıklayıcıdır. 13. Hukuk Dairesi 2016/7094 Esas, 2019/3740 Karar ve 21.03.2019 tarihli kararı ile; “Vekil, hastanın zarar görmemesi için, mesleki tüm şartları yerine getirmek, hastanın durumunu tıbbi açıdan zamanında ve gecikmeksizin saptayıp, somut durumunun gerektirdiği önlemleri eksiksiz bir şekilde almak, uygun tedaviyi de yine gecikmeden belirleyip uygulamak zorundadır. Asgari düzeyde dahi olsa bir tereddüt doğuran durumlarda, bu tereddütü ortadan kaldıracak araştırmaları yapmak ve bu arada da koruyucu tedbirleri almakla yükümlüdür. Çeşitli tedavi yöntemleri arasında bir seçim yapılırken, hastanın ve hastalığın özellikleri göz önünde tutulmak, onu risk altına sokacak tutum ve davranışlardan kaçınmak ve en emin yol seçilmek gerekir. Gerçekten de müvekkil (hasta) mesleki bir iş gören vekilden, tedavinin bütün aşamalarında titiz bir ihtimam ve dikkat beklemek hakkına sahiptir. Gereken özen görevini göstermeyen vekil, BK 394/1 maddesi hükmü uyarınca, vekaleti gereği gibi ifa etmemiş sayılmalıdır. Önemli bir diğer düzenleme de “Avrupa Biyotıp Sözleşmesi” dir. Bu sözleşme 9.12.2003 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Bu sözleşmenin “Amaç” başlıklı 1. maddesinde; “Bu sözleşmenin tarafları, tüm insanların haysiyetini ve kimliğini koruyacak ve biyoloji ve tıbbın uygulanmasında, ayırım yapmadan herkesin, bütünlüğüne ve diğer hak ve özgürlüklerine saygı gösterilmesini güvence altına almakla yükümlüdürler.” Sözleşmenin 4. maddesinde ise, “Meslek Kurallarına Uyma” başlığı altında; “Araştırma dahil, sağlık alanında herhangi bir müdahalenin, ilgili mesleki yükümlülükler ve standartlara uygun olarak yapılması gerekir.” denilmektedir. Sözleşme iç hukukumuzun bir parçası haline gelmiştir. Bu durumda, her türlü tıbbi müdahalenin mesleki yükümlülükler ve standartlara uygun olması benimsenmiştir. Diğer yandan, Biyotıp Sözleşmesinin 5. maddesinde “Rıza” konusu düzenlenmiş ve “Sağlık alanında herhangi bir müdahale, ilgili kişinin bu müdahaleye özgürce ve bilgilendirilmiş bir şekilde muvafakat etmesinden sonra yapılabilir. Bu kişiye, önceden, müdahalenin amacı ve niteliği ile sonuçları ve tehlikeleri hakkında uygun bilgiler verilecektir. İlgili kişi muvafakatını her zaman serbestçe geri alabilecektir.” düzenlemesiyle rızanın kapsamı belirlenmiş ve Dairemizin yerleşik uygulamalarına paralel düzenlemeler getirilmiştir. Salt ameliyata rıza göstermek yeterli değildir. Ayrıca, komplikasyonların da izah edilmesi gerekmektedir. Ancak bu rızanın da az yukarıda vurgulandığı üzere aydınlatılmış rıza olması gerekir. Nitekim Hekimin Meslek Etiği Kuralları’nın 26. maddesinde düzenleme yapılmış ve “Hekim hastasını, hastanın sağlık durumu ve konulan tanı, önerilen tedavi yönteminin türü, başarı şansı ve süresi, tedavi yönteminin hastanın sağlığı için taşıdığı riskler, verilen ilaçların kullanılışı ve olası yan etkileri, hastanın önerilen tedaviyi kabul etmemesi durumunda hastalığın yaratacağı sonuçlar, olası tedavi seçenekleri ve riskleri konularında aydınlatır. Yapılacak aydınlatma hastanın kültürel, toplumsal ve ruhsal durumuna özen gösteren bir uygunlukta olmalıdır. Bilgiler hasta tarafından anlaşılabilecek biçimde verilmelidir. Hastanın dışında bilgilendirilecek kişileri, hasta kendisi belirler. Sağlıkla ilgili her türlü girişim, kişinin özgür ve aydınlatılmış onamı ile yapılabilir. Alınan onam, baskı, tehdit, eksik aydınlatma ya da kandırma yoluyla alındıysa geçersizdir. Acil durumlar ile, hastanın reşit olmaması veya bilincinin kapalı olduğu ya da karar veremeyeceği durumlarda yasal temsilcisinin izni alınır.” Bu düzenlemelerde aydınlatmanın ne şekilde yapılacağı açıklanmıştır. Aydınlatılmış onamda ise ispat külfeti hekim ya da hastanededir.” Bu içtihat ile hukuka uygunluğu sağlayacak rızanın “Aydınlatılmış Rıza” olması aranmıştır. Yapılacak aydınlatılmada hastanın kültürel, toplumsal ve ruhsal durumuna uygunluk aranmasının oldukça önemli bir konu olduğu kanaatindeyiz. Zira hastaların eğitim seviyesi, kültürel çeşitlilikleri, yaşları gibi anlatılanı anlamayı etkileyecek hususlar birbirinden farklı olacaktır. Yargıtay dairesinin bu kabulü somut olay adaleti açısından yerinde bir kabul olmuştur. Aydınlatmanın yasal düzenlemelerde ve içtihatlarda aranan şartlara uygun yapıldığının ispatı hekim ve hastaneye yüklenmiştir. Aydınlatılma yükümlülüğünün makul sürede yapılmış olması dikkat edilmesi gereken diğer bir husustur. Ayrıca aydınlatma yükümlülüğünde sadece hekim değil, hekim ve hastane birlikte sorumlu tutulmuştur. “Bu açıklamalar ışığında somut olaya bakıldığında Mahkemece, davalı doktorun bir kusuru bulunmadığı, ancak tıbbi müdahalenin hukuka uygunluk şartlarından aydınlatma şartının yerine getirilmediği, bu eksikliğin hastane yönetiminin organizasyon kusurundan ya da tıbbi müdahaleyi yapan hekimin hastane yönetimince istenilen gereklilikleri yerine getirmemesinden kaynaklanabileceği, tıbbi bilirkişi raporlarında tıbbi müdahalede bir hata olmadığının işaret edilmesinin bu açıdan tazminat sorumluluğunu engellemekle birlikte aydınlatma eksikliği nedeniyle tazminat yükümlülüğünü engellemediği gerekçesi ile davalı doktor hakkındaki davanın reddine, davalı hastane hakkındaki davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Hükme esas alınan bilirkişi raporunda hastane yönetiminin hastaların aydınlatılması ve rızasına ilişkin olarak gerekli kurallara uyması konusunda hekimleri bilgilendirmesi gerektiği, bunun yapılmamasının organizasyon hatası olarak değerlendirilmesi gerektiği, bu takdirde hekimin değil hastanenin tazminat sorumluluğu bulunduğu, somut olayda da hastanenin matbu formlar ile aydınlatma sistemi kurduğunun anlaşılması nedeni ile sorumluluğun hastanede olduğu yönünde görüş bildirilmiştir. Ne var ki; yukarıdaki açıklamalar ışığında aydınlatma yükümlülüğünün asıl olarak hekimin üzerinde olduğunun kabulü gerekir. Dosya kapsamından aydınlatmanın makul bir süre önce yapılmadığı, hastaya düşünmesi için makul bir süre verilmediği, Mahkemenin de kabulünde olduğu üzere aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirilmediği anlaşılmakta olup, bu yükümlülüğün yerine getirilmemesinden her iki davalının da sorumlu olduğunun kabulü gerekir. Mahkemece, aydınlatıcı onam yükümlülüğünün yerine getirilmesinden hekim ve hastanenin birlikte sorumlu olduğu kabul edilerek hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, aksi düşünce ile yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.” Kararda görüldüğü üzere hastanın aydınlatılma hakkı önemine uygun şekilde değerlendirilmiştir. Aydınlatılma hakkının kapsamında sadece ameliyata rıza yeterli olmayacaktır. Hekimler ve hastaneler sorumluluklarını tam olarak ifa etmek zorunda oldukları gibi ifa ettiklerini de ispatla yükümlüdürler.
Mirasçılık Belgesi
Miras bırakanın vefatı ile malvarlığına dahil olan tüm hakları, alacakları ve borçlarından oluşan terekesi kül halinde mirasçılara geçer. Mirasçılar, tereke üzerinde tasarrufta bulunmak istediklerinde resmi ve özel kurum/kuruluşlarda (Örneğin bankalar, tapu müdürlükleri, özel şirketler) mirasçı olduklarının ispatı olan mirasçılık (veraset belgesi) istenmektedir. Tereke kapsamındaki hak, alacak ve borçlar için mirasçı tarafından yapılacak işlemlerde veraset ilamının bulunması gereklidir. Mirasçıların mirasçılığını ispatlayan bu belge Türk Medeni Kanunu madde 598’ de düzenlenmiştir. Mirasçılık belgesi talep edebilmek için miras bırakan kişinin ölmüş veya gaipliğine karar verilmiş olması gerekir. Mirasçılık belgesini talep edecek kişinin mirasçı olması, mirastan yoksunluğunun olmaması, ehliyetli olması (kısıtlılar için vasi talep edecektir) gerekir. Mirasçılık belgesini talep edebilecek kişiler; 1-Yasal mirasçılar; kan hısımları, sağ kalan eş, evlatlık, 2-Yasal mirasçı olmaması halinde devlet, 3-Atanmış mirasçılar (vasiyetname ve miras sözleşmesi ile), 4-Vasiyet alacaklıları, 5-Miras bırakanın veya mirasçının alacaklıları, 6-Mirasçılık vasfını kaybedenler, (çıkarma, mirastan yoksunluk, mirasın reddi veya mirastan vazgeçme hallerinde) Sulh Hukuk Mahkemesine Yapılan Talep Mirasçılık belgesi kendiliğinden verilmez talep şarttır. Belge türü olarak aksi sabit oluncaya kadar geçerli olan belgelerdendir. Mirasçılık belgesini sulh hukuk mahkemeleri (TMK 598 f.I) ve noterlikler (1512 sayılı Noterlik Kanunu 71.m) vermektedir. Sulh Hukuk Mahkemesi’nden talep edilmesi, çekişmesiz yargı işidir ve verilen hüküm kesin hüküm niteliğinde değildir. Ancak çekişmeli yargıya konu olabilir. Çekişmeli yargı sonucunda verilen karar kesin hükümdür. Sulh hukuk mahkemelerinde yapılan başvurularda talep dilekçesine ek olarak miras bırakanın ve mirasçıların nüfus kayıtları, ölüm belgesi eklenmelidir. Miras bırakanın son yerleşim yeri mahkemesi ya da mirasçılarının her birinin yerleşim yeri mahkemesi yetkili mahkemedir. Noterlerde Yapılan Talep Mirasçılık belgesinin noterlikten talep edilmesi halinde talepte bulunan kişinin miras bırakan ile soy bağını ve yasal mirasçılığını gösterir belgeyi, notere sunmalıdır. Mirasçı talep dilekçesine ek olarak miras bırakanın ve mirasçıların nüfus kayıtları, ölüm belgesini notere sunmalıdır. Noterlerin mirasçılık belgesi vermesi yetkisi sulh hukuk mahkemelerininki kadar geniş değildir. Bazı durumlarda noterler mirasçılık belgesi düzenleyemez. – Resmi kayıtlarının mirasçılığı ispatlamaya yeterli olmaması, – Mirasçılık belgesinin yabancılar tarafından talep edilmesi ve yabancılarla ilgili ise, – Mirasçılık belgesi düzenlenebilmesi için ek araştırmalara ihtiyaç duyulması, Mirasçılık belgesinin verilmesi süreye tabi değildir. Ancak TMK madde 598/2 ile “Mirasçı atamaya veya vasiyete ilişkin ölüme bağlı tasarrufa mirasçılar veya başka vasiyet alacaklıları tarafından kendilerine bildirilmesinden başlayarak bir ay içinde itiraz edilmedikçe, lehine tasarrufta bulunulan kimseye, sulh mahkemesince atanmış mirasçı veya vasiyet alacaklısı olduğunu gösteren bir belge verilir.”düzenlemesi ile itiraz için bir aylık süre belirlenmiştir. Bir aylık süre sonunda itiraz edilmez ise sulh hukuk mahkemesince mirasçılık belgesi verilebilecektir. Yabancı uyruklu mirasçılar için karşılıklılık araştırılarak karar verilmektedir. Mirasçılık belgesi miras paylarını gösteren bir belgedir. Miras payları murisin ölüm tarihine göre belirlenmelidir. Mirasçılık payını etkileyen bir dava var ise bu davanın sonuçlanması beklenmelidir. Resen araştırma ilkesi geçerlidir.
Kamu Hastaneleri Hekim Hatası Karar İncelemesi
Malpraktis davaları hekimin tıbbi uygulama hatası neticesinde açılan davalardır. Malpraktis durumunda hekimlerin üç tür sorunluluk doğma ihtimali vardır. Yapılan tıbbi hata nedeniyle ceza sorumluluğu, ortaya çıkan zararın karşılanması için tazminat sorumluluğu, yapılan işlemler ve sonuçları nedeniyle meslek ilkeleri gereği idari açıdan sorumluluktur. Malpraktis sonucu açılacak tazminat talepli davada davacı tıbbın kötü uygulanmasından zarar gören kişilerdir. Davacı, ortaya çıkan zarardan doğrudan zarar gören kişi olabileceği gibi ölüm halinde destek yoksun kalan kişiler veya manevi zarar görenler olabilecektir. Davalı, tıbbi hatayı gerçekleştiren doktor, hekimin çalıştığı hastane, sağlık kurum ve kuruluşları, varsa mesleki sorumluluk sigortasının yapıldığı sigorta şirketi olacaktır. Tazminat talebinde istenebilecek genel kalemler; tedavi giderleri, çalışma gücü kaybı, manevi tazminat, kazanç kaybı, ölüm halinde cenaze giderleri, ölüm halinde destekten yoksun kalma tazminatı ve diğer talepler olacaktır. Malpraktis davaları hekimin görev yaptığı yer kamu hastanesi veya sağlık kurumu ise idari yargıda tam yargı davası olarak açılacaktır. Bunun nedeni hekimin kamu görevlisi kabul edilmesidir. Davanın kazanılması halinde idare sorumlu hekime adli yargıda rücu davası açabilecektir. Bağımsız çalışan doktorlar ve özel hastaneler aleyhine açılacak maddi ve manevi tazminat davaları adli yargı mahkemelerinde görülür. Danıştay 15. Daire Başkanlığı 2015/8936 Esas, 2016/1604 Karar 10.03.2016 tarihli karar düzeltme istemi üzerine verilen üniversite hastanesinde yapılan göz kapağı ameliyatı sonrasında meydana gelen göz kapaklarında kapanma ve görmeye kaybı nedeniyle açılan maddi ve manevi tazminat davası kararı sonuç kararı itibariyle önemli bir karardır. (Karar Danıştay Karar Arama sitesinden alınmıştır) Kararda idarenin sorumluluğunu ve şartlarını belirlenirken şu ifadeleri kullanılmıştır; “Anayasanın 125. Maddesinin son fıkrasında, idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu hükme bağlanmıştır. İdarenin yürütmekle görevli olduğu bir hizmetin kuruluşunda, düzenlenişinde veya işleyişindeki nesnel nitelikli bozukluk, aksaklık veya boşluk olarak tanımlanabilen hizmet kusuru; hizmetin kötü işlemesi, geç işlemesi veya hiç işlememesi hallerinde gerçekleşmekte ve idarenin tazmin yükümlülüğünün doğmasına yol açmaktadır. Bu bağlamda hizmet kusuru, özel hukuktaki anlamından uzaklaşarak nesnelleşen, anonim bir niteliğe sahip, bağımsız karakteri olan bir kusurdur. Hizmet kusurundan dolayı sorumluluk, idarenin sorumluluğunun doğrudan doğruya ve asli nedenini oluşturmaktadır. İdare hukukunun ilkeleri ve Danıştay’ın yerleşik içtihatlarına göre, hizmetten zarar gören kişinin hizmetten yararlanan durumunda olduğu ve hizmetin riskli bir nitelik taşıdığı hallerde, idarenin tazmin yükümlülüğünün doğması için, zararın, idarenin açık ve belli bir ağırlıkta hizmet kusuru sonucu meydana gelmiş olması gerekmektedir.” Kararın bu bölümünde idarenin yetkisinde olan hizmetlerin; 1-Kötü işlemesi, 2-Geç işlemesi, 3-Hiç işlememesi, hallerinde zararın açık ve belli ağırlıkta kusur olduğunda tazminat sorumluluğu olduğunu kabul etmiştir. Kararın devamında tam yargı davalarında mahkemelerin hangi hususlara bakacağına değinilmiştir. “Genel anlamı ile tam yargı davaları, idarenin faaliyetlerinden ötürü, hakları zarara uğrayanlar tarafından idare aleyhine açılan tazminat davalarıdır. Bu tür davalarda mahkeme, hem olayın maddi yönünü, yani zararı doğuran işlem ve eylemleri, hem de bundan çıkabilecek hukuki sonuçları tespit edecektir. İdare kural olarak, yürüttüğü kamu hizmetiyle nedensellik bağı kurulabilen zararları tazminle yükümlü olup; idari eylem ve/veya işlemlerden doğan zararlar, idare hukuku kuralları çerçevesinde, hizmet kusuru veya kusursuz sorumluluk ilkeleri gereği tazmin edilmektedir. Tam yargı davalarında, öncelikle zarara yol açtığı öne sürülen idari işlem veya eylemin hukuka uygunluğunun denetlenmesi esas alındığından, olayın oluşumu ve zararın niteliği irdelenip, idarenin hizmet kusuru olup olmadığının araştırılması, hizmet kusuru yoksa kusursuz sorumluluk ilkelerinin uygulanıp uygulanmayacağının incelenmesi, tazminata hükmedilirken de her halde sorumluluk sebebinin açıkça belirtilmesi gerekmektedir.” Kararın bu bölümünde nedensellik bağı kurulması halinde idare hukuku açısından; 1-Hizmet kusuru kapsamında, 2-Kusursuz sorumluluk kapsamında, olup olmadığının araştırılması gerektiğine ve tazminat kararı verilirken mutlaka sorumluluk nedeninin belirlenmesi gerektiğine yer verilmiştir. Uygulamada somut olaylarda hekimin kusur tespitine dair alınan adli tıp kurulu raporlarında genellikle “her türlü özene rağmen görülebilen, ameliyatın niteliğinden kaynaklanan ve ikincil bir müdahale ile giderilebilecek bir komplikasyon olarak nitelendirildiği, ilgili hekime atfı kabil kusur bulunmadığı” görüşüne yer verilmektedir. Bu durumda Danıştay 15. Daire kararında ayrıntılı anlatıldığı şekliyle konu malpraktis ve komplikasyon arasındaki değerlendirme ile şekillenecektir. Karar hatalı tıbbi uygulama yani malpraktis kavramı şöyle açıklamıştır; “Türk Tabipleri Birliği Hekimlik Meslek Etiği Kuralları’nın 13. maddesinde, tıbbi hata tanımlanmaktadır. Tıp biliminin standartlarına ve tecrübelere göre gerekli olan özenin bulunmadığı ve bu nedenle de olaya uygun gözükmeyen her türlü hekim müdahalesi uygulama hatası (malpraktis) olarak anlaşılmaktadır. Diğer bir ifadeyle, hastanın tanı ve tedavisi sırasında standart uygulamanın yapılmaması, bilgi ve beceri eksikliği, hastaya uygun tedavi uygulanmaması; tıbbi hata olarak tanımlanabilir. Bu noktada hatalı tıbbi uygulama sonucu doğacak sorumluluk “kusura dayalı genel sorumluluk”tur. Hekimin hukuksal sorumluluğu bakımından ölçü; tecrübeli bir uzman hekim standardıdır. Hekim, objektif olarak olayların normal gelişimine ve subjektif olarak da kendi kişisel tecrübesine, kişisel yeteneğine, bireysel mesleki bilgisine, eğitiminin nitelik ve derecesine göre, hastanın sağlığında bir zarar gelmesini önceden görebilecek durumda olmalıdır. Bu halde karşımıza özen yükümlülüğü çıkmaktadır. Hekimin özen yükümlülüğünün ihlali, üç alanda yoğunlaşmaktadır; birincisi, hastanın tedavisinde yani teşhis, endikasyon, tıbbi tedbirin seçimi, bu tedbirin uygulanması, tedavi yahut cerrahi girişim sonrası bakım alanındadır. İkincisi, hastanın aydınlatılması ve anamnez alınmasıdır. Üçüncüsü, klinik organizasyonu [(personelin niteliği, yeterli sayıda personel bulundurulması, hekimlerin birbiriyle işbirliği (Konsültasyon)] alanındadır. Bu üç alandaki kusuru, sırasıyla uygulama kusuru (tedavide hata), aydınlatma kusuru ve organizasyon kusuru olarak değerlendirmek mümkündür. Bu üç kusura “Tıbbi Uygulama Hatası” (Malpraktis) adı verilmektedir.Bu noktada tıbbi standart kavramına açıklık getirilmelidir. Tıbbi standart kavramı ile, tıp ilminin genel olarak tanınıp kabul edilmiş meslek kuralları kastedilmektedir. Tıbbi standart ihlali değişik şekillerde gerçekleşebilir; teşhis, tedavi (endikasyon eksikliği, yanlış tedavi yönteminin seçimi) ve müdahale sonrası bakım yönetimi bunlardan bazılarıdır.”Danıştay dairesi kararı ile malpraktis için üç alanda kusur tespiti yapılmıştır; 1-Uygulama Kusuru, hastanın tedavisinde (teşhis, endiksiyon, tıbbi tedbirin seçimi ve uygulanması gibi) hata, 2-Aydınlatma Kusuru, hastanın aydınlatılması ve öyküsünün alınmasında hata, 3-Organizasyon Kusuru, klinik organizasyon (personelle ilgili hususlar gibi) hatadır. Bu hatların temeli hekimin özen yükümlülüğüne dayandırılmıştır. Danıştay 15. Dairesi kararına göre komplikasyon, “tıbbi girişim sırasında öngörülmeyen, öngörülse bile önlenemeyen durum, istenmeyen sonuçtur; ancak bunun bilgi ve beceri eksikliği sonucu olmaması gerekir. Bu tanıma göre, hekimin tıbben kabul ettiği normal risk ve sapmalar çerçevesinde davranarak gerekli dikkat ve özeni göstermesine rağmen ortaya çıkan istenmeyen sonuçlardan yasal olarak sorumlu olmayacağı belirtilmektedir. Hasta tıbbi uygulama sırasında ve sonrasında kusur olmadan da oluşabilecek istenmeyen sonuçları, komplikasyonları bilirse ve uygulamaya onay verirse tıbbi müdahale hukuka uygun olur. Hastada oluşan zararlı sonuç öngörülemiyor veya öngörülebilse bile (hastanın yeterince aydınlatılmış, onayı alınmış olması ve uygulamada kusur olmaması şartı ile) önlenemiyorsa bu durumun komplikasyon olarak kabulü gerekmektedir.” olarak tanımlanmıştır. Komplikasyon halinde ayrıca “…sonrası süreçte
Mavi Kartlıların Mirasçılığı
Yurt dışında yaşayan Türk vatandaşları bulundukları ülkede daha iyi şartlara sahip olabilmek için bu ülkenin vatandaşı olmak istemektedirler. Bu halde devlet kendilerine vatandaşlıktan çıkma izni belgesi verilmektedir. 5901 sayılı yasadaki 53. madde düzenlemesi ile; “ MADDE 53 – (1) Doğumla Türk vatandaşı olup da çıkma izni almak suretiyle Türk vatandaşlığını kaybeden kişilere, talepleri halinde 52 nci maddede sayılan haklardan faydalanabileceklerini gösteren Mavi Kart düzenlenerek verilir. (2) Mavi Kart yurt dışında dış temsilcilikler, yurt içinde ise il müdürlüklerince düzenlenir. Gerekli görülen hallerde Genel Müdürlükçe de Mavi Kart düzenlenebilir.” Mavi kart sahibi kişiler yabancı ülkenin vatandaşlığına geçmiş olsalar dahi Türkiye’deki esaslı hakların pek çoğuna dair hem kendi hem altsoylarının hakları (yasada istisna tutulan hariç) devam etmektedir. Bu haklardan biride mirasçılık hakkıdır. 5901 sayılı yasanın 52. Madde düzenlemesi ile; “MADDE 52- Doğumla Türk vatandaşı olup da çıkma izni almak suretiyle Türk vatandaşlığını kaybedenler ve kendileri ile birlikte işlem gören çocukları; millî güvenliğe ve kamu düzenine ilişkin hükümler saklı kalmak kaydıyla Türk vatandaşlarına tanınan haklardan aynen yararlanmaya devam ederler. Ancak bu durumdaki kişilerin askerlik hizmetini yapma yükümlülükleri ile seçme ve seçilme, kamu görevlerine girme ve muafen araç veya ev eşyası ithal etme hakları yoktur. Söz konusu kişilerin sosyal güvenliğe ilişkin kazanılmış hakları saklı olup, bu hakların kullanımında ilgili kanunlardaki hükümlere tabidirler. (2) Bu kişilerin Türkiye’deki ikamet, seyahat, çalışma, yatırım, ticari faaliyet, miras, taşınır ve taşınmaz iktisabı ile ferağı gibi konulara yönelik işlemler, ilgili kurum ve kuruluşlarca Türk vatandaşlarına uygulanmakta olan mevzuat çerçevesinde yürütülür.” Yasal düzenlemenin amacı ve lafzı itibariyle bakıldığında istisna tutulan haklar dışında mavi kart sahibi olan kişiler yurt içinde vatandaşların sahip olduğu haklarına sahip oldukları anlaşılmaktadır. Ülkemizdeki mirasçılıkları Türk Hukukuna göre yürütülecektir. Mirasçılık belgesi alınması, miras konulu davaların açılması, miras paylarının belirlenmesi, mirasın nakli gibi işlemlerde Türk hukuku uygulanacaktır.
Sağlık Hukuku
Sağlık hizmeti talep eden kişilerin sağlık hizmetlerinden yararlanmasını, hizmetin sunumunu, düzenlenmesini, önleyici sağlık hizmetlerinin yapılmasını, toplum ve aile sağlığının korunmasını, sağlık personelinin mesleki sorumluluklarını düzenleyen, hasta ile sağlık çalışanları arasındaki ilişkileri düzenleyen hukuk dalıdır. Geniş bir alanı kapsayan sağlık hukukunun tıp hukuku, idare hukuku, ceza hukuku, tazminat hukuku, kamu sağlığı hukuku gibi pek çok hukuk dalı ile ilişkisi mevcuttur. Ulusal hukukumuzda anayasa düzenlemesi ile kabul edilen sağlık hakkı, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 25/1. maddesi düzenlemesi ile kabul edilmiştir. “Her şahsın gerek kendisi gerekse ailesi için, yiyecek, giyim, mesken, tıbbi bakım, gerekli sosyal hizmetler dâhil olmak üzere sağlığı ve refahını temin edecek uygun bir hayat seviyesine ve işsizlik, hastalık, sakatlık, dulluk, ihtiyarlık veya geçim imkânlarından iradesi dışında mahrum bırakacak diğer hâllerde güvenliğe hakkı vardır.” Sağlık hakkı ulusal ve uluslararası hukuk düzeni içerisinde insanın sahip olduğu en önemli haklardandır. Uygulamada sağlık hakkından faydalanmalarda ortaya çıkan sorunlar ve zararlar ilgili sağlık çalışanları, hekimler, kurum ve kuruluşlar hakkında yasal işlemler başlatılabilir. Yaşanan olay, ortaya çıkan sonuç zarar, idari ve mesleki sorumluluklar açısından hassasiyetle değerlendirme yapılmalıdır. Yargı sürecinde adli tıp ihtisas dairesi raporları ile sorumluluk tespiti yapılmaktadır. Son dönemde karşılaşılan sorunların çözümlerinde hekimlik sigortası kapsamında uzlaşma ile de sonuçlanabilmektedir. Hekimlik sigortası tazminat sorumluluğunu karşılamakta böylece uzun yargılamalar olmadan sonuç alınabilmektedir. Hasta, doktor ve sağlık kurumu ilişkileri nedeniyle ortaya çıkan uyuşmazlıkların çözümlenmesi, tedavi esnasında malpraktis veya görevi kötüye kullanma, kasıtlı veya taksirle olarak işlenilen suçların ceza ve tazminat hukuku boyutunda ele alınması konularında uzman ve yetkin kişilerle çalışılmalıdır.
Tıbbi Hata Ve Tazminat Davaları
Malpraktis olarak adlandırılan sağlık hizmetlerinden yararların kişilerin tıbbi uygulama hataları nedeniyle uğradıkları zararlar nedeniyle maddi ve manevi tazminat talep ettikleri dava türüdür. Hatalı tıbbi uygulamalar nedeniyle tazminata hükmedilebilmesi için bulunması gereken şartlar şunlardır. 1-İdarenin ilgiliye yönelik hizmetinin olması 2-Hizmet verilmesi ile zarar meydana gelmesi 3-Hizmet eylemi ile meydana gelen zarar arasında illiyet bağının bulunması 4-Hizmetin yürütülmesinde idarenin hizmet kusurunun bulunmasıdır. Türk Tabipler Birliği Hekimlik Meslek Etiği Kurallarının 13. maddesinde; tıp biliminin standartlarına ve tecrübelerine göre gerekli özeninin bulunmadığı ve bu nedenle de olaya uygun görünmeyen her türlü hekim müdahalesi uygulama hatası malpraktis olarak tanımlanmıştır. Bu tanımda geçen tıbbi standart kavramını Yargıtay “tıp ilminin genel olarak tanınıp kabul edilmiş meslek kuralları” olarak açıklamaktadır. Tıbbi standart ihlalinin teşhis, tedavi, (endiksiyon eksikliği, yanlış tedavi yöntemi ), müdahale sonrası bakım yönetimi gibi değişik şekillerde gerçekleşebileceği kabul edilmiştir. Tecrübelere göre özen yükümlülüğü konusunda yani hukuksal sorumlulukta tecrübeli uzman hekim kriter olarak kabul edilmektedir. Hekimin özen yükümlüğünün ihlali üç alanda yoğun olduğu kabul edilmektedir. a)Hastanın tedavisinde, (teşhis, endiksiyon, tıbbi tedbirin seçimi, seçilen tedbirin uygulanması, cerrahi işlemeler) b)Hastanın aydınlatılması, anamnez (hasta öyküsü), c)Klinik organizasyon (personel niteliği ve sayısı, hekimlerin birbirleriyle işbirliği) Yargıtay, tazminat sorumluluğunu belirlerken özen borcuna dayalı kısmını vekillik sözleşmesi olduğunu kabul ederek değerlendirme yapmaktadır. 13. Hukuk Dairesi 2018/5998 Esas, 2020/294 Karar ve 20/01/2020 tarihli kararı ile; “Dava, davalı hastane ve davalı doktorun özen yükümlülüğüne aykırı davranması iddiası nedeniyle istenilen maddi ve manevi tazminata ilişkindir. Davanın temeli vekillik sözleşmesi olup, özen borcuna aykırılığa dayandırılmıştır. (TBK 502.506). Vekil, vekalet görevine konu işi görürken yöneldiği sonucun elde edilmemesinden sorumlu değil ise de, bu sonuca ulaşmak için gösterdiği çabanın, yaptığı iş ve işlemlerin, davranışların özenli olmayışından doğan zararlardan dolayı sorumludur. Mesleki iş gören vekil özenle davranmak zorunda olup, en hafif kusurundan bile sorumludur. (TBK 400). O nedenle doktor ve hastanenin meslek alanı içinde olan bütün kusurları hafif de olsa sorumluluğun unsuru olarak kabul edilmelidir. Vekil, hastanın zarar görmemesi için, mesleki tüm şartları yerine getirmek, hastanın durumunu tıbbi açıdan zamanında ve gecikmeksizin saptayıp, somut durumunun gerektirdiği önlemleri eksiksiz bir şekilde almak, uygun tedaviyi de yine gecikmeden belirleyip uygulamak zorundadır. Çeşitli tedavi yöntemleri arasında bir seçim yapılırken, hastanın ve hastalığın özellikleri göz önünde tutulmak, onu risk altına sokacak tutum ve davranışlardan kaçınmak ve en emin yol seçilmek gerekir. Gerçekten de müvekkil (hasta) mesleki bir iş gören vekilden, tedavinin bütün aşamalarında titiz bir ihtimam ve dikkat beklemek hakkına sahiptir. Gereken özen görevini göstermeyen vekil, TBK 510maddesi hükmü uyarınca, vekaleti gereği gibi ifa etmemiş sayılmalıdır. Aynı hususlar adam çalıştıran sıfatı ile doktorun görev yaptığı … kuruluşları için de geçerlidir.” 13. Hukuk Dairesi 2017/3767 Esas, 2020/2662 Karar ve 25/02/2020 tarihli kararı ile; “Dava, davalı hastane ve davalı doktorun özen yükümlülüğüne aykırı davranması iddiası nedeniyle istenilen maddi – manevi tazminata ilişkindir. Davanın temeli vekillik sözleşmesi olup, özen borcuna aykırılığa dayandırılmıştır.(BK 386-390)(TBK 502.506) Vekil, vekalet görevine konu işi görürken yöneldiği sonucun elde edilmemesinden sorumlu değil ise de, bu sonuca ulaşmak için gösterdiği çabanın, yaptığı iş ve işlemlerin, davranışların özenli olmayışından doğan zararlardan dolayı sorumludur. Mesleki iş gören vekil özenle davranmak zorunda olup, en hafif kusurundan bile sorumludur (BK 321/1 md)(TBK 400). O nedenle doktor ve hastanenin meslek alanı içinde olan bütün kusurları hafif de olsa sorumluluğun unsuru olarak kabul edilmelidir. Vekil, hastanın zarar görmemesi için, mesleki tüm şartları yerine getirmek, hastanın durumunu tıbbi açıdan zamanında ve gecikmeksizin saptayıp, somut durumunun gerektirdiği önlemleri eksiksiz bir şekilde almak, uygun tedaviyi de yine gecikmeden belirleyip uygulamak zorundadır. Asgari düzeyde dahi olsa bir tereddüt doğuran durumlarda, bu tereddütü ortadan kaldıracak araştırmaları yapmak ve bu arada da koruyucu tedbirleri almakla yükümlüdür. Çeşitli tedavi yöntemleri arasında bir seçim yapılırken, hastanın ve hastalığın özellikleri göz önünde tutulmak, onu risk altına sokacak tutum ve davranışlardan kaçınmak ve en emin yol seçilmek gerekir. Gerçekten de müvekkil (hasta) mesleki bir iş gören vekilden, tedavinin bütün aşamalarında titiz bir ihtimam ve dikkat beklemek hakkına sahiptir. Gereken özen görevini göstermeyen vekil, BK 394/1(TBK 510) maddesi hükmü uyarınca, vekaleti gereği gibi ifa etmemiş sayılmalıdır. Aynı hususlar adam çalıştıran sıfatı ile doktorun görev yaptığı … kuruluşları için de geçerlidir.” Yargıtay ilgili dairesinin diğer içtihatları ve örnek olarak verilen her iki içtihat ile vekil olan hekimin özenle davranmak zorunda olduğu ve en hafif kusurundan bile sorumluluğunun doğacağı kabul edilmektedir. Tazminat davalarında özen sorumluluğunun tam olarak ifa edilip edilmediğinin tespiti için uzman bilirkişilerden rapor alınmaktadır. Yargılama aşamasında alınan raporların yeterliliği pek çok karar için bozma nedeni olmuştur. 13. Hukuk Dairesi 2018/5998 Esas, 2020/294 Karar ve 20/01/2020 tarihli kararı ile; “Bilirkişi; doktorun uygulanacak tedavi yöntemi ve aşamalarda gerekli titizliği gösterip göstermediğini, uygulanması gereken tedavinin ne olması gerektiğini, doktor tarafından uygulanan tedavinin ne olduğunu, ayrıntılı ve gerekçeli açıklamalı ve sonuca ulaşmalıdır. Bu bağlamda mahkemece, hükme esas alınan rapor; hüküm kurmaya elverişli olmayıp, mahkemenin yetersiz bilirkişi raporuna dayalı olarak vardığı sonuç tarafların iddia ve itirazlarını karşılar şekilde gerekçeyi içermemektedir. O halde, mahkemece; üniversiteden, davacının itirazları karşılayan, konusunda uzman, akademik kariyere sahip 3 kişilik (kadın hastalıkları doğum uzmanı-genel cerrah ve dahiliye uzmanı) bulunan bilirkişi kurulundan, davalıların gerekli özen ve dikkati gösterip göstermediği, yapılan işlemlerin tıp bilimi açısından yeterliliği tıbbın gerek ve kurallarına göre olayda davalıların sorumluluğunu gerektirecek ihmal ve hata bulunup bulunmadığı hususlarını gösteren, nedenlerini açıklayıcı, taraf, mahkeme ve Yargıtay denetimine elverişli rapor alınmak suretiyle hasıl olacak sonuca uygun bir karar verilmesi gerekmektedir. Mahkemece, değinilen bu yön gözardı edilerek, eksik araştırma ile yazılı şekilde hüküm kurulmuş olması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.” 13. Hukuk Dairesi 2017/3767 Esas, 2020/2662 Karar ve 25/02/2020 tarihli kararı ile “Mahkemece, davacıların rapora itirazları karşılanmadan hüküm tesis edilmiştir. O halde, Mahkemece; üniversitelerin ana bilim davalından, davacıların itirazlarını karşılayan, konusunda uzman, akademik kariyere sahip 3 kişilik bilirkişi kurulundan, davalıların teşhis ve tedavide gerekli özen ve dikkate gösterip göstermediği, hastanın takibinin tıp kurallarına uygun şekilde yapılıp yapılmadığı, yapılan işlemlerin tıp bilimi açısından yeterliliği tıbbın gerek ve kurallarına göre olayda davalıların sorumluluğunu gerektirecek ihmal ve hata bulunup bulunmadığı hususlarını gösteren, nedenlerini açıklayıcı, taraf, mahkeme ve Yargıtay denetimine elverişli rapor alınmak suretiyle hasıl olacak sonuca uygun bir karar verilmesi gerekmektedir. Mahkemece, değinilen bu yön gözardı edilerek eksik araştırma ile yazılı şekilde hüküm kurulmuş olması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.” Yargıtay 13. Hukuk Dairesi diğer tüm benzer kararlarında ve yeni tarihli bu içtihatlarında tıbbi hata ile ilgili alınacak
Bedelsiz Kalan Senedi Kullanma Suçu Yargıtay Kararları
Bedelsiz kalan senedin kullanılması suçunda esaslı unsur suça konu senedin bedelsiz kalmış ve hukuken geçerli bir senet olmasıdır. Yasada senedin bedelsiz kalması tanımlanmamış olmakla birlikte anlatılmak istenen senet bedelinin ödenmesi veya ödeme yerine geçen hukuki sebeplerin varlığıdır. Bu suç ile korunan hukuki yarar ticari hayatın temelinde olan senetlere olan güvenin devamlılığıdır. Bu suçun faili bedelsiz kalan senedi bilerek kullanan kişi ve mağduru ise bedelsiz kalan senedin borçlusudur. Bu suç hakkında yürütülen davalarda Yargıtay özel dairesinin yakın tarihli iki örnek kararı şöyledir; 15. Ceza Dairesi 2017/36494 E. , 2020/7416 K. “Sanığın, senedi teminat amacı almadığını, katılana vermiş olduğu borca karşılık olarak aldığını beyan ettiği, Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 05/02/2013 gün ve 2012/11-1086 Esas ve 2013/40 Karar sayılı kararında da belirtildiği üzere, bedelsiz senedin kullanıldığını iddia eden kişinin bunu yazılı delille ispatlaması gerektiği, katılanın ise senedin verilmesine ilişkin ticari ilişkiye dair yazılı delil sunamadığı anlaşılmakla, sanığın beraatine yönelik mahkemenin kabulünde isabetsizlik görülmemiştir.” 15. Ceza Dairesi 2017/30543 E. , 2020/5916 K. “Katılanın boşanma sürecinde olduğu dönemde eşine nafaka vermemek için kendi aleyhine sanık lehine 100.000 TL bedelli 10/11/2011 tarihli senet tanzim ederek verdiği, sanığın aldığı bu senede ilişkin icra takibi başlattığı ve evini haciz işlemi yapıldığı, katılanın huzursuz olduğu ve senedin iadesini istediği, sanığın 3500 TL vermesi halinde senedi iade edebileceğini söylediğini ifade ettiği, bu suretle sanığın bedelsiz senedi kullanmak suretiyle atılı suçu işlediği iddia edilen olayda; sanığın savunması, katılan ve tanıkların beyanı, icra takip dosyası ile tüm dosya kapsamından, sanığın ifadesiyle katılandan alacağına karşılık suça konu senedi aldığını, katılanın borcunu ödememesi nedeniyle senedi icraya koyduğunu, mahkemece katılan vekiline süre verilmesine rağmen hukuk mahkemesinde menfi tespit davası açılmadığı, sanığın savunmasının aksini kanıtlayacak başka bir delilin olmadığı ve sanığın atılı suçtan cezalandırılmasını gerektirecek, her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delil bulunmadığına yönelik gerekçelerine dayanan mahkemenin kabulünde bir isabetsizlik görülmemiştir.” Yargıtay’ın bu içtihatları ile açıkça ortaya konulan husus bedelsiz senedin ispatında hukuk mahkemelerinde açılacak davaların ve yazılı delillerin önemli olduğudur. Bu suç türünde yürütülen ceza davarında hangi tarafta olunur olunsun uzman hukukçulardan destek alınması gereklidir.
Gayrimenkul Hukuku Davaları
Gayrimenkul Satış Sözleşmesine Dayana Davalar Gayrimenkul satış vaadi sözleşmesi, gayrimenkulün satışının gerçekleşmesi için satış öncesinde imzalanan bir vaat sözleşmesidir. Bu sözleşme ile taraflar bir taşınmazın, satıcı tarafından belirlenen bedel karşılığında ve taraflarca belirlenen şartlarda ve tarihte satışının yapılmasına dair anlaşır. Bu sözleşmelerin noter aracılığıyla yapılması halinde resmi belge niteliği kazanacaktır. Noter dışında düzenlenen ve notere sadece imza onayı için getirilen sözleşmelerin ise herhangi bir yasal geçerliliği yoktur. Sözleşme içeriğinin ayrıntılı ve anlaşılır şekilde düzenlenmesi gerekir. Ayrıca vaat sözleşmesi tapuya şerh verilebilecektir. Tapuya verilecek şerh iyi niyetli üçüncü kişilerin hak kazanmasını önleyecektir. Yapılan sözleşme her iki taraf için de yükümlülük barındırır. Bu tür sözleşmelerden kaynaklanan sorunlarla alanında uzman bir kişiye danışmanız, konu üzerinde yanılmadan işlem yapmanızı ayrıca hukuki açıdan güvende olmanızı sağlayacaktır. Tapunun Tescili ve İptali Davası Taşınmazların devirlerinde tapu kayıtlarında veya sonrasındaki değişikliklerde, şerh koyulması işlemlerinde sorunlar ortaya çıkabilmektedir. Bu sorunlar örneğin, tapu kaydının malik dışında başka kişi adına yapılması, tapu kütüğünde haklı bir neden olmaksızın işlem yapılması, tescilin düzeltilmesi veya silinmesi terkini, ayni haklarla ilgili şerh sorunlarıdır. Bu davaların açılmasına sebep olacak konular örneğin miras hukuku, vekalet görevinin kötüye kullanılması, ölünceye kadar bakma sözleşmesi olabilir. Bu dava türünde maliklerin ve hak sahiplerinin bu süreci alanında uzman hukukçularla yürütmeleri hak kaybına uğramamaları açısından önem teşkil etmektedir. Ecrimisil Davası Ecrimisil davası; taşınmazı kötü niyetli olarak kullanan ve talebe rağmen iade etmeyen kötü niyetli kişilere karşı haksız işgal tazminatının ödenmesi için açılan dava türüdür. Davada davalı gerçek kişi veya tüzel kişi olabilir. Davanın konusu taşınmazın kötü niyetli işgali sonucu elde edilemeyen muhtemel gelirdir. Bu davaların içerikleri, yürütülme şekilleri Yargıtay içtihatları ile şekillenmektedir. Kat Mülkiyeti Hakkındaki Uyuşmazlık Kat mülkiyeti sorunları günümüzde en sık rastlanan sorunlardandır. Kat irtifakı ve kat mülkiyetinin kurulması, kat mülkiyeti ve kat irtifakı sahiplerinin borçları, ana gayrimenkulün yönetilmesiyle ilgili uyuşmazlıklar, ortak yararlanmaya özgülenmiş olan bağımsız bölümlerin tescili, ortak giderlere katılma borcu, yöneticinin seçilmesi ve yöneticinin denetlenmesi gibi kat mülkiyeti hukukuna dair konularda açılan davalardır. El Atmanın Önlenmesi Davası Taşınmazın malikinin veya haklı zilyedinin, taşınmaz üzerinde mevcut saldırının sonlandırılması açması gereken dava türüdür. Malike ve haklı zilyede mülkiyet hakkından doğan yetkilerini kullanmasının haksız olarak güçleştirildiği hallerde bu el atmaya karşı kendisini koruma imkânı vermektedir. Gayrimenkul Hukukunda Kiranın Tespiti ve Uyarlanma Davaları Taşınmazlar ilgili kira sözleşmeleri en fazla yapılan sözleşme türlerindendir. Ancak pandemi süreci ile birlikte gündeme fazlası gelen dava türü uyarlama davasıdır. Tüm dünyada yaşanan salgın sebebi ile pek çok işyeri kapalı kalmıştır ve kalmaya devam etmektedir. Ancak kira bedelleri sanki işletmeler faaliyetlerine devam ediyormuş gibi aynı miktarlar üzerinden tahsil edilmeye devam edilmektedir. Diğer mücbir sebep hallerinin varlığı halinde bu dava türüne başvurulmaktadır. Arsa Payı Karşılığı İnşaat Sözleşmelerinden Doğan Davalar Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmeleri uzun zamandır ülkemizde yapılmaktadır. Bu sözleşme ile arsa sahibinin taşınmazını devretmekte karşılığını daire olarak almaktadır. Arsa Payı Karşılığı İnşaat Sözleşmesi; “Eser Sözleşmesi” ve “Gayrimenkul Satış Vaadi Sözleşmesinden” oluşan çift tipli “karma” bir sözleşme olup resmi şekil şartına bağlıdır. Sözleşmelerin bu ikili yapıları, uygulama sorunları nedeniyle hem sözleşmelerin hazırlanmasında hem ortaya çıkan sorunlar nedeniyle açılacak davalarda gerçekten alanında uzman hukukçularla çalışılmalıdır. Ortaklığın Giderilmesi Davası İzale-i Şuyu davası olarak da anılan bu dava türünde, paylı veya elbirliği mülkiyetine konu taşınır veya taşınmaz malda ortaklar arasındaki paydaşlığa son vererek kişisel mülkiyete geçişi sağlayan dava türüdür. Davalı tüm paydaşlardır ve taraf teşkili sağlanmalıdır. Davacı herhangi bir paydaştır. Paydaşlar, kendi aralarında malı paylaşmada sorun yaşamaları halinde bu davaya başvururlar. Davaya konu mal satılarak ortaklık sona erdirilir. Her paydaş payı oranında hakkını alır. Tahliye Davaları Kiralanan taşınmazların tahliye şart ve usulleri Türk Borçlar Kanunu’nda düzenlenmiştir. Bu dava türünde tahliye taahhüdünün varlığı ve geçerliliği önemlidir. Tahliye davası açılması farklı sebeplere dayanabilir. En sık rastlanılan sebep kira borcunun ödenmemesidir. Ayrıca kiraya verenin yahut eşinin, altsoyu veya üstsoyunun mesken veya konut ihtiyacının oluşması, yeni malikin ihtiyacı, taşınmazın esaslı şekilde onarılması gibi sebeplerin mevcut olması halinde kiraya veren kiracının tahliyesi için dava açabilecektir. İstirdat Davası Taşınmaz malikin malını haksız olarak elinde bulunduran kimseye karşı, malın iadesini talep ettiği dava türüdür. Tapuya kayıtlı taşınmazlarda istihkak davasının amacını tapu sicilinin düzeltilmesi davası ile yerine getirir.
Teminat Senedi Yargıtay Örnek Karaları
Senedin düzenleyicisi ile borçlusu arasında yazılı veya sözlü bir işin yerine getirileceğine dair taahhüt verildiğinde güvence olarak verilen senet türü teminat senedidir. Teminat senedi ile kişi gerçekte yapacağına, yerine getireceğine söz verdiği işin tam ve eksiksiz olarak zamanında tamamlanacağının garantisini vermektedir. Vaat edilen işin zamanında yerine getirilmemesi veya eksik ifası halinde senet teminat karşılığı geçerli olacaktır. Teminat senedinin düzenlenmesinde dikkat edilmesi gereken usulü konular Yargıtay içtihatları ile şekillenmektedir. Teminat senedine dair örnek Yargıtay içtihatları; Yargıtay 12. Hukuk Dairesi 2020/2032 E. , 2020/9626 K. “6102 Sayılı TTK’nun 776/1. maddesinin (b) bendinde bono veya emre yazılı senedin kayıtsız ve şartsız belirli bir bedeli ödemek vaadini içermesi gerektiği, 777. maddesinde de bu unsuru içermeyen bir senedin bono sayılmayacağı hükme bağlanmıştır. HGK’nun 14.03.2001 tarih 2001/12-233 ve 20.06.2001 tarih, 2001/12-496 sayılı kararlarında da benimsendiği üzere, dayanak belgenin hangi ilişkinin teminatı olduğu senet üzerine yazılmak suretiyle ya da yazılı belge ile kanıtlanmalıdır. İİK’nun 169/a maddesi uyarınca, belgede, takip dayanağı senede açıkça atıf yapılması zorunlu olup, açıkça atıf yapıldığının kabulü için senedin, vade ve tanzim tarihleriyle miktarlarının belirtilmesi gereklidir. Somut olayda, takip konusu senedin ön yüzünde, “İşbu senet 31.01.2014 tarihli hasılat/ürün kira sözleşmesi dışında kullanılamaz. Üçüncü şahıslara verilemez. Tarafların sözleşmeyi karşılıklı fesh etmesi durumunda iade edilecektir. Teminat senedidir. Ödemelerde kullanılmaz.” ibarelerinin bulunduğu görülmektedir. Senet ön yüzünde yer alan bu beyan ve kayıtlara göre, veriliş nedeninin kira sözleşmesi olarak belirtilmiş olması karşısında, senedin, Türk Ticaret Kanunu’nun 776/1-b maddesine göre; “kayıtsız şartsız muayyen bir bedeli ödeme vaadi” unsurunu taşımadığı, kaydın, senedin kayıtsız şartsız borç ikrarına havi olması şartını ortadan kaldırdığı anlaşılmakla, senedin kambiyo vasfı taşımadığı, dolayısıyla alacağın varlığı ve miktarının yargılamayı gerektirdiği açıktır. O halde, Bölge Adliye Mahkemesince, senedin ön yüzünde yer alan ibare nedeni ile TTK’nin 776/1-b maddesinde belirtilen kayıtsız şartsız ödeme vaadini içermeyen senede dayalı olarak başlatılan kambiyo senetlerine mahsus haciz yolu ile takibin iptali gerektiğinden,” Yargıtay 12. Hukuk Dairesi 2020/2587 E., 2020/9877 K. “Somut olayda; alacaklı vekilinin 23.11.2018 tarihli cevap dilekçesinde “Davacı ve dava dışı.sahibi ve yetkilisi oldukları… Elektirk Pano ve Aksesuar San.Tic.Ltd.Şti.’nin müvekkil şirketle yapılan ticari alışverişin teminatı amacıyla takip ve dava konusu yapılan teminat senedinin müvekkiline verildiğini, dava konusu senedin ekte sunulan 23.05.2018 Tarihli Teminat Senet Sözleşmesi imzalanmak suretiyle taraflarına verildiğini” belirterek senedin teminat senedi olduğunu açıkca kabul ettiği görülmektedir. Her ne kadar 23.05.2018 tarihli “Teminat Senet Sözleşmesi” başlıklı sözleşmede takibe dayanak senede açık atıf yok ise de alacaklının kabul beyanı doğrultusunda senedin teminat senedi olduğu açıktır.Bir bononun teminat olarak verildiğinin kabulü için, o bono üzerinde teminat ibaresinin bulunması zorunluluğu yoktur. Kaldı ki, bono üzerindeki teminat ibaresi neyin teminatı olduğunun ayrıca açıklanmadığı sürece bononun başlı başına teminat bonosu olduğunu göstermez. Diğer yandan teminat iddiasının kabulü için bu hususun taraflarca ayrı bir sözleşmede belirtilmesi de zorunlu değildir. Somut olayda alacaklının dayanak bononun teminat olarak alındığı yönündeki kabulü mahkemeyi bağlar. Öte yandan, senedin, teminat senedi olduğu iddiası İcra ve İflas Kanunu’nun 169/a maddesi kapsamında borca itirazdır. Aynı Kanun’un 169/a-5. maddesi uyarınca itirazın kabulü halinde takibin durmasına karar verilir. O halde, alacağın tahsilinin gerekip gerekmediği yargılama yapılmasını zorunlu kıldığından ve itirazın kabulü ile takibin durdurulmasına karar verilmesi gerektiğinden, İlk Derece Mahkemesi’nce takibin iptali isabetsiz olup, “ Yargıtay 15. Hukuk Dairesi 2020/317 E. , 2020/3236 K. “Taraflar arasında imzalanan 04.04.2013 tarihli sözleşmede “…bedellere karşılık olmak üzere iş bedeli karşılığı önceden verilen … 30.11.2013 vade tarihli 4.000,00 TL bedelli, 30.12.2013 vade tarihli 4.000,00 TL bedelli bonolar teminat karşılığıdır” şeklinde vade tarihi, bedeli ve açıkça teminat karşılığı verildiği belirtilen, dava ve takip dayanağı olan iki adet bononun, keşidecisi ve lehtarı davanın tarafları olup sözleşme tarihinden sonra tanzim edildiği de dikkate alındığında, sözleşmede kararlaştırılan iş bedeli karşılığı davacı-işsahibi tarafından davalı-yükleniciye teminat olarak verildiği anlaşılmaktadır. Takip dayanağı bonolar eser sözleşmesi nedeniyle teminat olarak verildiğinden, sözleşmede kararlaştırılan işin yapılıp, iş ve bono bedeline hak kazanıldığını davalı-yüklenici ispat etmelidir. Mahkemece davalı-yükleniciye usulüne uygun dava dilekçesi tebliğ edilmesine rağmen davalı duruşmaya katılıp davaya cevap vermediği gibi teminat olarak verilen bono bedellerine hak kazandığına dair herhangi bir delil de ibraz etmemiştir. Bu durumda mahkemece ispat külfeti kendisine düşen davalı-yüklenici tarafından bonoların verilmesinin dayanağı olan 04.04.2013 tarihli eser sözleşmesindeki işin yapılıp, takip dayanağı bono bedellerine hak kazanıldığı yasal delillerle kanıtlanamadığından davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yanlış değerlendirme sonucu davanın reddi doğru olmamış, kararın bozulması uygun bulunmuştur.
Teminat Senedi Nedir?
Senedin düzenleyicisi ile borçlusu arasında yazılı veya sözlü bir işin yerine getirileceğine dair taahhüt verildiğinde güvence olarak verilen senet türü teminat senedidir. Teminat senedi ile kişi gerçekte yapacağına, yerine getireceğine söz verdiği işin tam ve eksiksiz olarak zamanında tamamlanacağının garantisini vermektedir. Vaat edilen işin zamanında yerine getirilmemesi veya eksik ifası halinde senet teminat karşılığı geçerli olacaktır. Teminat senedinin düzenlenmesi ile kişi borç altına girmemektedir. Ticari hayatta teminat senetleri ekonomik güveni, işin tamamlanması garantisini ve hızlanmasını sağlamaktadır. Teminat senetlerini diğer kambiyo senetlerinden ayıran özellikler bulunmaktadır. Senette tek başına “teminattır” yazıyor olması senedi teminat senedi olmasını sağlamaz. Teminat senedi olduğu içerikte yazmakla birlikte başka hususların mutlaka bulunması gerekir. Senet metninin içinde yer alacak şekilde sol ön yüze hangi sözleşmeye karşılık verildiği yazılmalıdır. Senedin arka yüzüne ise hangi konuya dair olduğunun açıklanması gerekmektedir. Örneğin bu senet …(hangi vaat edilen iş konusu ise) sözleşmesinde taraflardan… (isim) kişinin yükümlü olduğu işi ileri tarihte yerine getireceğine dair teminat olarak düzenlenmiştir. Teminat altına alınan işin konusu tamamlandığında teminat senedinin hükümlerinin geçersizdir olacağı ve ciro edilemez notu yazılmalıdır. Yargıtay içtihatlarına göre senet metnine dâhil olmayacak şekilde yazılan teminat kaydı senedin kambiyo vasfını etkilemez. Sadece teminat senedi yazıyorsa yine kambiyo senedidir ve kambiyo senetlerine özgü takip yoluna başvurulabilir. Usulüne uygun düzenlenmiş teminat senetleri ise genel haciz yoluyla takibe konu olabilir. Teminat senedinin bedeli ödenmişse, konusu yerine getirilmişse buna dair belgelerle ispat yoluna başvurulur. Örneğin ödendiğine dair banka dekontlar, ibraname gibi. Teminat senedinde sözleşmeye de senet bilgileri yazılmalıdır. Teminat senedi ve sözleşmedeki uyum ispat açısından önemlidir.