Doktorların mesleklerini icra ederken yaptıkları eylemler sonucunda hastalar ve yakınları açısından bazı sorunlar ortaya çıkmaktadır. Ortaya çıkan bu sorunlarda kusur incelenmesi yapılmaktadır. Her somut olaya göre kusur değerlendirmesinde kast, taksir, ihmal ve hukuka uygunluk nedenleri ayrı ayrı değerlendirilmektedir. Kusur tespiti incelemesinde yapılan işin niteliği gereği hukuka uygunluk nedeninin varlığı özellikle incelenir. Uygulamadaki yargılamalar açısından bakıldığında yargıda genel kabul, doktorun hatalı tıbbi müdahalesinin yaralama ve öldürme suçlarını oluşturacağı yönündedir. Doktorların tıbbi müdahaleleri ameliyat, ilaç tedavisi, iğne yapılması, estetik operasyonlar gibi pek çok farklı şekilde olabilmektedir. Davranışların çeşitliliği suç türlerini de etkilemektedir. Doktorlar ve sağlık personeli yaptıkları iş ve tıbbi müdahale nedeniyle kasten yaralama, öldürme, taksirle yaralama veya öldürme, çocuk düşürtme, insan üzerinde deney, kişisel verileri açıklama, görevi ihmal, rüşvet, resmi belgede sahtecilik gibi birçok suçun şüphelisi veya sanığı olabilmektedirler. Hastaların tıbben uygun teşhis, tedavi ve bakım, bilgi edinme, kendi bilgilerinin gizli tutulması, özen gösterilmesi, tıbbi tekniklerin kullanılması gibi hakları mevcuttur. Hekimlerin kusurlu sayıldıkları durumlar genellikle hastaların gerektiği gibi aydınlatılmadığı, rızalarının alınmadığı, doğru teşhis ve tedavi uygulanmadığı hallerdir. Hekimler ve sağlık çalışanları için yapılan işin konusunun insan sağlığı olması başvuruların hassasiyetle incelenmesini zorunlu kılmaktadır. Bu zorunluluk hem hekimlerin eylemeleri için uzman değerlendirmelerinde hem de suç değerlendirmesi yapacak yargı makamları için geçerlidir. Doktorların öncelikli sorumluluğu doğru teşhis ve tedavi amaçlı müdahaleleri ve tavsiyeleridir. Bu sorumluluğun aksi yönündeki davranışlar hekimlerin idari, hukuki ve cezai sorumluluğunu doğuracaktır. Doktorlar kasıtlı veya taksirli davranışlarının sonucunda ortaya çıkan insan sağlığı zararlarından sorumludurlar. Uygulamada mahkemelere yansıyan olaylardan birkaçı; ameliyat sırasında ameliyat yerinde pamuk, gazlı bez gibi eşyaların unutulması, aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirilmemesi, uygulanan tedavinin yetersizliği, teşhis ve tedavinin yanlışlığı, hastanelerin acil bölümlerine başvuran hastaların şikâyetlerine uygun gerekli testlerin yapılmaması, kötü sonuçlanan estetik operasyonlar, eksik müdahale ile olumsuz sonuçların ortaya çıkmasıdır. Hekimin bu tür olaylardaki eylemleri kast ve taksir durumu sorumluluğunu belirleyecektir. Doktor hataları için önemli bir konuda hastanın rızasının bulunması ve bilgilendirme yapılmasının sorumluluğu ortadan kaldırmayacağıdır. Yasada aranan usuli şartlar yerine getirilmiş olsa dahi hekimin eylemlerindeki kusur ve ihmal hekimin sorumluluğunu doğuracaktır. Sağlıkla ilgi yaşanan olaylar tüm taraflar için geri dönüşü olmayan sonuçlara neden olmaktadır. Tıp hukuku uzmanlık gerektiren bir hukuk dalıdır. Yaşanılan olaylarda idari, hukuki ve cezai süreci bu alanda uzmanlaşmış hukukçular ile yürütülmesi ortaya çıkacak sonuçları etkileyecektir. Malpraktis Hekim veya diğer sağlık çalışanlarının yaptığı müdahale ve işlemlerde tedbirsizlik, dikkatsizlik, meslekte acemilik veya kurallara uymama sonucu hastanın zarara uğraması halinin tanımıdır. Uygulamada “doktor hatası-hekim hatası”, “tıbbi hata”, “tıbbı yanlış uygulama-tıbbi hizmetlerin kötü uygulanması” olarak da adlandırılmaktadır. Malpraktis durumunda zarara uğrayan kişiler ve yakınları ortaya çıkan zarar için savcılığa şikâyet dilekçesi vererek ceza soruşturması başlatabilecekleri gibi zararın tazmini için hukuk mahkemelerinde tazminat davası açabilirler. Bu tür davalarda sonucu etkileyen husus ortaya çıkan zararda hekim veya sağlık çalışanları tüm sorumluluklarını tam olarak yerine getirmesine rağmen istenmeyen bir sonuç olarak komplikasyon meydana gelmesidir. Uygulamada görülen davalarda; Adli Tıp İhtisas Kurulu raporlarında her türlü özene rağmen oluşabilecek ve herhangi bir kusur izafe edilemeyen komplikasyon olarak nitelendirildiği veya tıbbi uygulama sonucu çıkan kusurların komplikasyon olarak değerlendirildiği kabulü yapılmakla illiyet bağı kesilmektedir. Sağlık uygulamaları kendi alanı içinde risk barındırmaktadır. Sağlıkta riskin tıbbî karşılığı “komplikasyon” olarak ifade edilmektedir. Doktorlar teşhis ve tedavide karşılaşılabilecek riskleri hastaya “aydınlatılma yükümlülüğü” kapsamında ayrıntılı olarak anlatmalıdır. Hasta yapılan bilgilendirmeden sonra rıza göstermiş olmalıdır. Doktor teşhis ve tedavide kendi sorumluluğu kapsamında özenli davranmalıdır. Bu halde ortaya çıkan zarardan hukuka uygunluk nedeniyle sorumlu olmayabilecektir. Hekimliğin kötü uygulanması olarak da tanımlanan malpraktis sorumluluğu için; doktor-hasta ilişkisinin bulunması, teşhis hatası veya tedavi uygulamasında ihlal, dikkatsizlik, özensizlik bulunması, ortaya çıkmış zarar, yapılan işlemler ile meydana gelen zarar arasında nedensellik bağının bulunması gereklidir. Tıbbı yanlış uygulama-tıbbi hizmetlerin kötü uygulanması hallerinde sağlık çalışanlarının sorumluluğu aynı şartlarda geçerlidir. Hukuka uygunluk hali olmamalıdır. Doktorların veya sağlık görevlilerinin zarara neden olan eylem ve işlemleri sonucunda; 1-Eylemin ve ihmalin suç teşkil etmesi sonucunda ceza sorumluluğuna, 2-Eylemin ve ihmalin meslek kurallarına aykırılı halinde idari sorumluluğuna, 3-Eylemin ve ihmalin zarara neden olması halinde tazminat sorumluluğuna, neden olacaktır. Yaşanılan somut olayın özelliklerine, ortaya çıkan zarara ve sorumluluk türüne göre her üç sorumluluktan mesul olunabileceği gibi sadece bir ya da iki sorumluluk türünden sorumlu tutulabilir. Doktorluk faaliyeti kapsamında doktor tarafından gerçekleştirilen hatalı işlemler sonucu meydana gelen zararlar, yapılan işlemin türüne göre borçlar hukukunda düzenlenen vekâletsiz iş görme, haksız fiil ve eser sözleşmesi hükümlerine göre tazmini tazminat davası açılarak talep edilebilecektir. Tüm süreçlerde hak kayıplarına uğranılmaması için alanında uzman hukukçulardan destek alınmalıdır.
İşçinin Haklı Nedenle Feshi
Derhal fesih (haklı nedenle fesih) İş Kanununun 24, 25, 26. maddelerinde düzenlenmiştir. Bu fesih türü belirli süreli ve belirsiz süreli iş sözleşmelerinde geçerlidir. İş Kanunu 24. Madde işçinin haklı nedenle fesih sebeplerini, 25. Maddesi işverenin haklı nedenle fesih sebeplerini düzenlemektedir. Fesih beyanı şekle tabi olmasa da uygulamada işçinin noter kanalıyla fesih konulu ihtarnamesi göndermesi ile yapılmaktadır. Bu ihtarnamenin içeriğinde feshin sebepleri ve işçilik alacağı taleplerine yer verilmektedir. Fesih iradesinin karşı tarafa ulaşması ile birlikte iş sözleşmesi sona erer. İhbar süresi vermeye gerek yoktur. İşveren bu hükme dayanarak fesihte sebep belirtmek zorunda değildir. Ancak fesih sebebi bildirmişse mahkemede bu sebeple bağlıdır. Ayrıca işverenin fesih sebepleriyle ilgili işçiden beyan alma zorunluluğu bulunmamaktadır. İşçi fesih sebebini gerçekleşmediğini düşünüyorsa işe iade davası açabileceği gibi işçilik alacaklarına dair dava açabilir. İşverenin iş sözleşmesini feshi halinde; yasada aranan sebeplerin gerçekte var olmadığı, fesih sürelerinin kaçırıldığı veya sebepler var ise de uzun süre sonra sözleşmenin sona erdirildiği hallerde haksız fesih olacaktır. Bu halde işçi işçilik alacaklarını dava edebilir. İş Kanunu 24. maddesi işçinin derhal fesih sebeplerini düzenlemektedir. Haklı nedenler yasada; sağlık sebepleri, ahlak ve iyiniyet kurallarına uymayan haller ve zorlayıcı sebepler olarak üç başlık altında toplanmıştır. Derhal fesihte yasada belirlenmiş süreler mevcuttur. Sürenin belirlenmesinde önemli olan husus haklı nedenlere ilişkin yapılan sınıflandırmadır ki işçi ve işveren sözleşmeyi ahlak ve iyiniyet kurallarına uymayan haller dolayısıyla feshetme niyetindeyse fiilin öğrenilmesinden itibaren 6 gün ve her halükarda olayın icrasından itibaren 1 yıllık hak düşürücü sürede fesih hakkını kullanmadırlar. Sağlık sebepleri ve zorlayıcı sebepleri için süre bulunmamaktadır. İş sözleşmesinin işçi tarafından haklı nedenle derhal feshi halinde kıdem tazminatına hak etse de ihbar tazminatı talep edemeyecektir. Fesih nedeni haksız çıkarsa işçi işverene ihbar tazminatı ödemek zorunda kalacaktır. İşçinin haklı nedenle derhal fesih hakkı Madde 24 – Süresi belirli olsun veya olmasın işçi, aşağıda yazılı hallerde iş sözleşmesini sürenin bitiminden önce veya bildirim süresini beklemeksizin feshedebilir: I. Sağlık sebepleri: a) İş sözleşmesinin konusu olan işin yapılması işin niteliğinden doğan bir sebeple işçinin sağlığı veya yaşayışı için tehlikeli olursa. b) İşçinin sürekli olarak yakından ve doğrudan buluşup görüştüğü işveren yahut başka bir işçi bulaşıcı veya işçinin işi ile bağdaşmayan bir hastalığa tutulursa. II. Ahlak ve iyiniyet kurallarına uymayan haller ve benzerleri: a) İşveren iş sözleşmesi yapıldığı sırada bu sözleşmenin esaslı noktalarından biri hakkında yanlış vasıflar veya şartlar göstermek yahut gerçeğe uygun olmayan bilgiler vermek veya sözler söylemek suretiyle işçiyi yanıltırsa. b) İşveren işçinin veya ailesi üyelerinden birinin şeref ve namusuna dokunacak şekilde sözler söyler, davranışlarda bulunursa veya işçiye cinsel tacizde bulunursa. c) İşveren işçiye veya ailesi üyelerinden birine karşı sataşmada bulunur veya gözdağı verirse, yahut işçiyi veya ailesi üyelerinden birini kanuna karşı davranışa özendirir, kışkırtır, sürükler yahut işçiye ve ailesi üyelerinden birine karşı hapsi gerektiren bir suç işlerse yahut işçi hakkında şeref ve haysiyet kırıcı asılsız ağır isnad veya ithamlarda bulunursa. d) İşçinin diğer bir işçi veya üçüncü kişiler tarafından işyerinde cinsel tacize uğraması ve bu durumu işverene bildirmesine rağmen gerekli önlemler alınmazsa. e) İşveren tarafından işçinin ücreti kanun hükümleri veya sözleşme şartlarına uygun olarak hesap edilmez veya ödenmezse, f) Ücretin parça başına veya iş tutarı üzerinden ödenmesi kararlaştırılıp da işveren tarafından işçiye yapabileceği sayı ve tutardan az iş verildiği hallerde, aradaki ücret farkı zaman esasına göre ödenerek işçinin eksik aldığı ücret karşılanmazsa, yahut çalışma şartları uygulanmazsa. III. Zorlayıcı sebepler: İşçinin çalıştığı işyerinde bir haftadan fazla süre ile işin durmasını gerektirecek zorlayıcı sebepler ortaya çıkarsa. Haklı nedenle feshin sonuçları: Taraflar arasındaki iş sözleşmesini işçi yukarıda yazılı nedenlerle fesih edebilecektir. Derhal fesihte fesih bildiriminin tarafa ulaşması ile sonuçlarını doğuracak olması geçerli nedenle fesihten farklıdır. Zira geçerli nedenle fesihte feshin geçerli olabilmesi için belirli ihbar sürelerin geçmesi gereklidir. İş akdini haklı nedenle fesheden işçi kıdem tazminatına hak kazanabilecekken, sözleşmenin işverence haklı nedenle feshedilmesi durumunda işçi kıdem tazminatı alamayacaktır.
Yargıtay Başsavcılığı İtirazı Bozma Karar Örneği
Yargıtay dairelerince onanan yerel mahkeme kararlarına karşı Ceza Muhakemesi Kanunu 308. maddesinde Yargıtay ceza dairelerinin kararlarına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın re’sen veya istem üzerine itiraz edebileceği olağanüstü kanun yolu düzenlenmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, olağanüstü itiraz kanun yoluna başvurulmasını gerektiren hukuka aykırılıkları itirazname adlı bir belgede gerekçelerini göstermek suretiyle açıklar. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, itiraznamede hem maddi hukuka aykırılıkları ve hem de usul hukukuna aykırılıkları ileri sürebilir. İtiraz sebepleri esasa etkili konularda olmalıdır. İtirazı inceleyecek Yargıtay ceza dairesi veya Yargıtay Ceza Genel Kurulu itiraznamedeki sebeplerle bağlı değildir, resen tespit edilen hukuka aykırılıkları dikkate alarak kararı bozabilecektir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2018/20 E. , 2021/73 K. Yargıtay Dairesi: 18. Ceza Dairesi Mahkemesi: MUDANYA 1. Asliye Ceza Sayısı : 709-668 Sanık…’ın kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçundan TCK’nın 125/1, 125/3-a, 125/4, 43, 53, 58 ve 63. maddeleri uyarınca 1 yıl 9 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve mahsuba ilişkin Mudanya 1. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 18.12.2014 tarihli ve 709-668 sayılı hükmün sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 18. Ceza Dairesince 05.06.2017 tarih ve 35565-7079 sayı ile onanmasına karar verilmiştir Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; 25.08.2012 tarihinde saat 13.00 sıralarında kavga olayı olduğunun bildirilmesi üzerine görevli ekiplerce sanığın evine intikal edilerek üç kadın ve bazı çocukların Mudanya Polis Merkezi Amirliğine getirildiği, cama yumruk atması nedeniyle tedavi için hastaneye götürülen ve bu nedenle bir süre sonra Polis Merkezine getirilen sanığın, eşi olan inceleme dışı olayın mağduru … ile kavga olayı ile ilgisi bulunan diğer kadınları eve götürmek istediği, görevli polis memurlarının kendisine engel olmaları üzerine ise sanığın tehdit niteliğindeki beyanların yanı sıra görevli memurlara hitaben “Sizin hepinizin a… koyacağım!” şeklinde hakaret içerikli sözler söylediği iddiasıyla sanık hakkında kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçundan kamu davası açılmış ve Yerel Mahkemece sanığın suçu sabit görülerek mahkûmiyetine karar verilmiş ise de; Gerek katılan ve mağdurlarca düzenlenen 25.08.2012 tarihli olay tutanağında gerekse 26.08.2012 tarihli CD çözüm tutanağı ve 07.01.2013 tarihli bilirkişi raporunda sanığın görevli polis memurlarına hakaret ettiğine ilişkin herhangi bir tespite yer verilmemesi, olayın hemen ardından ifadelerine başvurulan hiçbir polis memurunun, sanığın kendilerine hakaret ettiğine ilişkin bir beyanda bulunmaması, katılanlar … ve…’ın yargılama evresinde sanığın polis memurlarına hitaben salt küfürlü sözler söylediğine ilişkin beyanlarının ise soyut ve önceki ifadeleri ile çelişki oluşturacak nitelikte olması ile tüm aşamalarda atılı suçu işlemediğine ilişkin istikrarlı beyanlarda bulunan sanık savunmaları birlikte gözetildiğinde, sanık tarafından polis memurlarına hakaret edildiği hususunun şüphe boyutunda kaldığı ve sanığın bu şüpheden yararlanması gerektiği kabul edilmelidir. Bu itibarla, sanığın atılı suçtan CMK’nın 223/2-e maddesi gereğince beraatine karar verilmesi gerektiği yönündeki Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüne karar verilmelidir. … SONUÇ: Açıklanan nedenlerle, 1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının KABULÜNE, 2- Yargıtay 18. Ceza Dairesinin 05.06.2017 tarihli ve 35565-7079 sayılı kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçu ile ilgili onama kararının KALDIRILMASINA 3- Mudanya 1. Asliye Ceza Mahkemesinin sanık hakkında kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçundan verilen 18.12.2014 tarihli ve 709-668 sayılı mahkûmiyet hükmünün, sanığın atılı suçu işlediğinin sabit olmaması nedeniyle CMK’nın 223/2-e maddesi uyarınca beraati yerine mahkûmiyetine karar verilmesi isabetsizliğinden BOZULMASINA, 4- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 04.03.2021 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.
Yargıtay Başsavcılığı İtiraz Karar Örneği
Yargıtay dairelerince onanan yerel mahkeme kararlarına karşı Ceza Muhakemesi Kanunu 308. maddesinde Yargıtay ceza dairelerinin kararlarına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın re’sen veya istem üzerine itiraz edebileceği olağanüstü kanun yolu düzenlenmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, olağanüstü itiraz kanun yoluna başvurulmasını gerektiren hukuka aykırılıkları itirazname adlı bir belgede gerekçelerini göstermek suretiyle açıklar. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, itiraznamede hem maddi hukuka aykırılıkları ve hem de usul hukukuna aykırılıkları ileri sürebilir. İtiraz sebepleri esasa etkili konularda olmalıdır. İtirazı inceleyecek Yargıtay ceza dairesi veya Yargıtay Ceza Genel Kurulu itiraznamedeki sebeplerle bağlı değildir, resen tespit edilen hukuka aykırılıkları dikkate alarak kararı bozabilecektir. Ceza Genel Kurulu 2019/63 E. , 2021/114 K. Kararı Veren Yargıtay Dairesi: 6. Ceza Dairesi Mahkemesi: Ağır Ceza Sayısı: 453-369 Nitelikli yağma suçundan açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda sanık …’in değişen suç vasfına göre nitelikli hırsızlık suçundan TCK’nın 142/1-c, 145 ve 62. maddeleri uyarınca 10 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, tehdit suçundan TCK’nın 106/1-1 ve 62. maddeleri uyarınca 5 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, her iki suç yönünden de aynı Kanun’un 53 ve 63. maddeleri uyarınca hak yoksunluğuna ve mahsuba ilişkin Kartal 2. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 21.05.2009 tarihli ve 177- 256 sayılı hükümlerin, sanık müdafisi ve Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 6. Ceza Dairesince 17.11.2014 tarih ve 10116-19742 sayı ile; “Mağdur ile tanıklar … ve …’ın suçun işlenmesinden hemen sonra kolluk görevlilerine yaptıkları başvuruda ve alınan ifadelerinde, sanığın önce eğitim gördükleri okulu sorma bahanesiyle sohbet etmeye başladığını, daha sonra mağdur vermek istemeyince kulağındaki müzik çalar ve kulaklığını zorla çektiğini, geri istediğinde mağdura ‘Üzerimde bıçak var, sen bunu bana ver, biz bu trenden çok adam attık, öğrencileri hiç sevmem.’ dediğini, trenden ayrılmadan tekrar eşyasını sorduğunda ‘Vermiyorum sıkıysa al, zorla mı alacaksın, bıçağım var.’ şeklinde tehdit ederek yağmaladığını belirttikleri, bu hususun mağdur ve tanıklar tarafından Cumhuriyet savcılığındaki 30.03.2009 günlü anlatımlarında da doğrulandığı ve toplanan kanıtlara göre sanığın mağdura karşı eyleminin yağma suçunu oluşturduğu gözetilmeden, kanıtların takdirinde ve suç vasfında yanılgıya düşülerek yazılı şekilde hırsızlık ve tehdit suçlarından hüküm kurulması,” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Bozma kararına uyan Yerel Mahkemece 17.12.2015 tarih ve 453-369 sayı ile sanığın yağma suçundan TCK’nın 148/1, 62, 53 ve 63. maddeleri uyarınca 5 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve mahsuba karar verilmiş olup, bu hükmün, sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 6. Ceza Dairesince 13.11.2018 tarih ve 2588-6822 sayı ile onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 06.12.2018 tarih ve 21292 sayı ile; “Yargılamaya ve itiraza konu somut olay incelendiğinde; arkadaşları ile trene binen mağdurun mp3 çalar ile kulağında kulaklık takılı olduğu hâlde müzik dinlemekte olduğunu gören sanığın konuşmak bahanesiyle yanına oturarak mp3 çalar aletini istediği, vermek isetemeyen mağdura karşı bu kez de ölümle tehditte bulunarak mp3 çaları aldığı ve şikâyet üzerine yakalandığı anlaşılmaktadır. Sübutta ihtilaf bulunmayan olayda, çözülmesi gereken sorun sanığın eylemine TCK’nun 150/2. maddesindeki değer azlığı indiriminin uygulanıp uygulanamayacağıdır. Mağdur, alınan beyanında, suça konu mp3 çaları suç tarihinden önce 29 TL’ye satın aldığını ve kulaklığın birinin bozuk olup çalışmadığını ifade etmiş, bilirkişi marifeti ile bir değer tesbiti ise yapılmamıştır. TCK’nın 150/2. maddesi uygulamalarında; sanıkların yağma suçunun icrası sırasında kastlarını özgüledikleri belirlenebilen bir miktar söz konusu ise ve bu miktar günün ekonomik koşullarına göre, değer azlığı kapsamında mütalaa edilebilecek ise, madde hükmü uygulanabilecektir. Değer azlığına ilişkin Yasa koyucunun belirlediği somut bir miktar veya Yüksek Yargıtay’ın önceki Kanun zamanında olduğu gibi yıllara göre değişen önceden tespit edilen miktarlar bulunmamakta olup olayın özelliğine göre belirlenmesi tercih edilmiştir. Somut olayımızda, sanık çocuk olan mağdurdan sadece kullanılmış mp3 çaları istemiş ve onu almakla yetinerek para veya başkaca bir eşya alma veya üzerini arama fiilinde bulunmamıştır. Yüksek Yargıtay 6. Ceza Dairesinin başka bir dosyadaki temyiz incelemesi sırasında 03.03.2016 tarihli, 2013/28979 esas, 2016/1500 karar sayılı kararında 6 adet birayı 150/2. maddesi kapsamında değerlendirerek 150/2. maddesinin uygulanmaması gerekçesiyle Yerel Mahkeme kararını bozduğu görülmektedir. Yine Yüksek Ceza Genel Kurulunun 24.02.2015 tarih, 2013/817 esas ve 2015/14 karar sayılı kararında da teşebbüs aşamasında kalan eylemde tehditle 20 TL para isteyen sanığın eylemine 150/2. maddesinin uygulanacağına hükmedilmiştir. Bu sebeplerle; sanık lehine TCK’nın 150/2. maddesinin uygulanması gerektiği,” görüşüyle itiraz yoluna başvurmuştur. CMK’nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 6. Ceza Dairesince 22.01.2019 tarih ve 3767- 214 sayı ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI … Yağmanın temel şeklinin düzenlendiği TCK’nın 148. maddesinin birinci fıkrası uyarınca; kişinin veya yakınının hayatına, vücut veya cinsel dokunulmazlığına yönelik bir saldırı gerçekleştirileceği ya da mal varlığı bakımından büyük bir zarara uğratılacağından bahisle tehdit ederek veya cebir kullanarak, bir malı teslime veya alınmasına karşı koymamaya mecbur bırakılması yağma suçunu oluşturur. Suç anılan değerlere yönelik bir saldırı gerçekleştireceğinden bahisle tehdit veya cebir kullanılması suretiyle gerçekleşir. yakınının hayatına, vücut veya cinsel dokunulmazlığına yönelik bir saldırı gerçekleştirileceği ya da mal varlığı bakımından büyük bir zarara uğratılacağından bahisle tehdit ederek veya cebir kullanarak, bir malı teslime veya alınmasına karşı koymamaya mecbur bırakılması yağma suçunu oluşturur. Suç anılan değerlere yönelik bir saldırı gerçekleştireceğinden bahisle tehdit veya cebir kullanılması suretiyle gerçekleşir. Yağma; başkasının zilyetliğindeki taşınabilir malın, zilyedin rızası olmadan faydalanmak amacıyla cebir veya tehdit kullanmak suretiyle alınması olduğundan “zor yoluyla hırsızlık”, bir kişiye karşı kullanılan icbar araçlarıyla haksız bir menfaat elde etmek şeklinde de tanımlanmıştır. Hırsızlık ile yağma suçları aynı ortak unsurlara sahip olup ayrıldıkları tek nokta ya da başka bir deyişle yağmanın, hırsızlığa oranla sahip olduğu ilave unsur, malı almak için cebir veya tehdit kullanılmasıdır. Yağma suçu amaç ve araç hareketlerden oluşan bir suçtur. İlk önce almayı gerçekleştirmek için araç hareketler olan cebir veya tehdit kullanılır, sonrasında bu cebir ve tehdidin etkisiyle malın alınması veya tesliminin sağlanması ile suç tamamlanır. Yağma, tehdit veya cebir kullanma ile hırsızlık suçlarının bir araya gelmesiyle oluşmuş bileşik bir suç olduğundan birden çok hukuki değeri korumaktadır. Kendisini oluşturan suçların korudukları hukuki değerler olan kişi hürriyeti, vücut dokunulmazlığı, zilyetlik ve mülkiyet yağma suçunun da koruduğu hukuki değerlerdir. TCK’nın 150. maddesinin ikinci fıkrasında; “Yağma suçunun konusunu oluşturan malın değerinin azlığı nedeniyle, verilecek ceza üçte birden yarıya kadar indirilir.” hükmü yer almakta iken, anılan fıkra 29.06.2005 tarihli ve 5377 sayılı Kanun’un 17. maddesi
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı İtirazı (Cmk 308)
Kişiler üzerine atılı suçlardan yargılama sürecinde yerel mahkeme kararının Yargıtay ilgili ceza dairesince onanması halinde olağan kanun yolları tükenmiş olmaktadır. Ancak yapılan yargılamada hukuka aykırılıklar var ve bu hususlar dikkate alınmamışsa olağanüstü kanun yoluna başvurulabilir. Bu aşamadan sonrası için Ceza Muhakemesi Kanunu 308. maddesinde Yargıtay ceza dairelerinin kararlarına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın re’sen veya istem üzerine itiraz edebileceği olağanüstü kanun yolu olarak Yargıtay Başsavcılık İtirazı düzenlenmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, olağanüstü itiraz kanun yoluna başvurusunda tespit ettiği hukuka aykırılıkları gerekçeleriyle birlikte itiraznamede açıklar. İtiraznamede hem maddi hukuka aykırılıkları ve hem de usul hukukuna aykırılıkları ileri sürebilir. Yargıtay Başsavcılığı itiraz yolu olağanüstü kanun yolu olmakla Yargıtay ceza daire kararına karşı olağanüstü itiraz yoluna gidilebilmesi için, kararda sonucu etkileyebilecek bir hukuka aykırılığın tespit edilmesi gerekir. İtirazı inceleyecek Ceza Dairesi veya Yargıtay Ceza Genel Kurulu, itirazda belirtilen sebeplerle bağlı değildir, dosyada resen tespit edilen hukuka aykırılıkları esas alarak bozma kararı verebilir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itiraz yetkisi Madde 308 (1) Yargıtay ceza dairelerinden birinin kararına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, re’sen veya istem üzerine, ilâmın kendisine verildiği tarihten itibaren otuz gün içinde Ceza Genel Kuruluna itiraz edebilir. Sanığın lehine itirazda süre aranmaz. (2) İtiraz üzerine dosya, kararına itiraz edilen daireye gönderilir. (3) Daire, mümkün olan en kısa sürede itirazı inceler ve yerinde görürse kararını düzeltir; görmezse dosyayı Yargıtay Ceza Genel Kuruluna gönderir. Yargıtay Başsavcısı tespit ettiği hukuka aykırılıkları içerir itiraznameyle kararını değiştirmesi için ilk olarak kararı veren Yargıtay ceza dairesinden talepte bulunur. Yargıtay ceza dairesi itiranamedeki sebepleri haklı görürse kararını düzeltir, itirazı yerinde görmez ise Yargıtay Ceza Genel Kurulu’na gönderir. İtiraza başvuru süresi Yargıtay ilamının Başsavcılığa verildiği tarihten itibaren 30 gündür. Sanık lehine gidildiği hallerde süre aranmamıştır. Ayrıca itiraz aşaması hüküm kesinleştikten sonra mümkün olmakla başvuru yapılması infazı durdurmayacaktır. Yasada dairenin bu itirazı dosya üzerinden mümkün olan en kısa sürede inceleyeceği düzenlenmiştir. Dosyada itiraz başvuru süresi içinde yapılmış ise esasa girilerek daire kararının yerindeliği incelenmektedir. Temyiz aşamasında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın tebliğnamesinin onama yönünde olması daha sonra Başsavcılık itirazı yapılmasına engel değildir. Yani tebliğnamedeki talebi itiraz yolunda Başsavcılık için bağlayıcı değildir. Başsavcılıkça bozma talepli tebliğnameye rağmen onama olarak aleyhe çıkan karar nedeniyle itiraz yoluna başvurmak istenecektir. Çünkü tebliğnamede gösterilen sebeplerin ceza dairesi tarafından kabul görmemesi, Başsavcı itirazı yoluna gidilmesini güçlendirecektir. Ancak ceza dairesinin kararının tebliğname yönünde çıkmaması, mutlaka Başsavcı itirazı yoluna başvurulmasını gerektirmeyecektir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısına itiraz kanun yoluna başvurması için verilen dilekçenin ve gösterilen sebebin reddedilmesi, aynı ve ek gösterilen sebeplerle yapılacak bir başka incelemede itiraz kanun yoluna başvurulmasını engellemez. Olağanüstü itiraz kanun yoluna yalnızca Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı başvurabilir. CMK 308. maddede Cumhuriyet Başsavcısının re’sen veya istem üzerine bu itirazda bulunabileceğini hükme bağlanmış ancak kimlerin istemde bulunabileceğini açıklamamıştır. Uygulamada avukatlar itiraz yoluna başvurulması talebiyle Başsavcılığa başvuru yapmaktadır. İtiraz yoluna başvuru yapılması talebi halinde Başsavcı bu talep ile bağlı değildir. İtiraz yoluna başvuru yapıp yapmama ilgili takdir hakkına sahiptir. Yargıtay Başsavcılığında CMK 308. Madde kapsamında başvurularınız yapmak üzere ceza hukukunda uzman ekibimizle sizlerle çalışmaya hazırız.
Bölge Adliye Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığının İtiraz Yetkisi Madde 308/A
BAM C.Başsavcılık itirazı Bölge Adliye Mahkemelerinin yargı yetkileri arasına kesin nitelikteki karaları için öngörülmüş olağanüstü yargı yoludur. Bu yargı yolunda BAM ceza dairelerinin kesin kararlarına karşı BAM C. Başsavcılığı kararı veren ceza dairesine itirazda bulunabilecektir. Yasal düzenleme ile itiraz başvurusunda bulunulması resen veya istem üzerine olabilmektedir. Başvuru süresi kararın başsavcılığa verilmesinden itibaren 30 gündür. Sanık lehine itirazda süre şartı bulunmamaktadır. Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesi mümkün olan en kısa sürede itirazı inceler. Görüldüğü üzere yasa kesin bir inceleme süresini belirlememiş, sürecin uzamaması için mümkün olan en kısa sürede incelenmesi gerektiğini hükme bağlanmıştır. BAM Ceza Dairesi itiraz nedenlerini haklı görürse kararını düzeltir. Verdiği kararı doğru bularak itiraz nedenlerini yerinde görmezse dosyayı itirazı incelemek üzere Ceza Daireleri Başkanlar Kuruluna gönderir. Ceza Daireleri Başkanlar Kuruluna gönderilen itiraz hakkında, kararına itiraz edilen dairenin başkanı veya görevlendireceği üye tarafından kurula sunulmak üzere bir rapor hazırlanır. Başkanlar Kurulunun itirazın kabulüne ilişkin kararları, gereği için dairesine gönderilir. Kurulun verdiği kararlar kesin niteliktedir. Dörtten fazla ceza dairesi olan bölge adliye mahkemelerinde Hâkimler ve Savcılar Kurulu tarafından daire başkanları arasından belirlenen ve dört üyeden oluşan başkanlar kurulu bu incelemeyi yapacaktır. Bölge Adliye Mahkemesi ceza dairelerince verilen kesin nitelikteki kararlar için Başsavcılık itiraz yoluna başvuru taleplerinde ceza hukukunda uzman ekibimizle sizlerle birlikte çalışmaya hazırız.
Mirasçıdan Mal Kaçırma Konusunda Yargıtay Kararı
Mirasbırakanlar çeşitli nedenlerle mirasçılarından mal kaçırmak istemekte ve taşınır ya da taşınmazlarını muvazaalı şekilde devretmektedir. Mirasbırakan genelde diğer mirasçı veya mirasçılar üzerine gerçekte bağış yapılan mallar satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi yapılarak devredilmektedir. Bu durumda hak kaybına uğrayan mirasçılar tapu iptal tescil veya tenkis davaları açmaktadırlar. Bu tür davalarda bakılacak ölçütler Yargıtay’ca belirlenmiştir. Bu ölçütlerden biri mirasbırakanın mal varlığının ne kadarını devrettiğidir. Devredilen mal varlığının tüm malvarlığına oranı, murisin mal devrine ihtiyacı olup olmadığı, devredenin ve devralanın ekonomik durumları gibi hususlara bakılmalıdır. Aşağıda incelenen Hukuk Genel Kararı ile eşine ölünceye kadar bakma sözleşmesi ile mal varlığının çoğunu devreden murisin işlemleri muvazaalı bulunmuştur. Hukuk Genel Kurulu 2017/1277 Esas, 2019/549 Karar sayılı karar; 1.4.1974 gün ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı, miras bırakanın tapulu taşınmazlarının temliklerinde yaptığı muvazaalı işlemlere ilişkindir. Muris muvazaasında, miras bırakan ile sözleşmenin karşı tarafı, aralarında yaptıkları bağış sözleşmesini genellikle satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi ile gizlemektedirler. Başka bir anlatımla, miras bırakan ile karşı taraf malın gerçekten temliki hususunda anlaşmışlardır. Görünüşteki ve gizlenen sözleşmelerin her ikisinde de samimi olarak temlik istenmektedir. Ne var ki, görünüşteki satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesinin vasfı (niteliği) muvazaalı sözleşme ile değiştirilmekte, ayrıca gizli bir bağış sözleşmesi düzenlenmektedir. Görünüşteki sözleşmenin vasfı (niteliği) tamamen değiştirildiğinden, muris muvazaası aynı zamanda “tam muvazaa” özelliği de taşınmaktadır. Ölünceye kadar bakma sözleşmesi ise 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun (TBK) 611. (mülga 818 sayılı Borçlar Kanununun (BK) 511.) maddesinde düzenlenmiş ve bakım borçlusunun bakım alacaklısını ölünceye kadar bakıp gözetmeyi, bakım alacaklısının da bir malvarlığını veya bazı malvarlığı değerlerini ona devretme borcunu üstlendiği sözleşme şeklinde tanımlanmıştır. Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere ölünceye kadar bakma sözleşmesi, taraflarına karşılıklı hak ve borçlar yükleyen bir sözleşmedir. Diğer bir anlatımla ivazlı sözleşme türlerindendir. Bu sözleşme ile bakım alacaklısı, sözleşme konusu malın mülkiyetini bakım borçlusuna geçirme; bakım borçlusu da almış olduğu malların değerine ve bakım alacaklısının daha önce sahip olduğu sosyal durumuna göre hakkaniyetin gerektirdiği edimleri, bakım alacaklısına ifa etmekle yükümlüdür. Bakım borçlusu, bakım alacaklısına özellikle uygun gıda ve konut sağlamak, hastalığında gerekli özenle bakmak ve onu tedavi ettirmek zorundadır (TBK. m. 614). Diğer yandan ölünceye kadar bakıp gözetme koşulu ile yapılan temliki işlemin geçerliliği için sözleşmenin düzenlendiği tarihte bakım alacaklısının özel bakım gereksinimi içerisinde bulunması zorunlu değildir. Bu gereksinmenin sözleşmeden sonra doğması ya da alacaklının ölümüne kadar çok kısa bir süre sürmüş bulunması da sözleşmenin geçerliliğine etkili olamaz. Ne var ki, muris muvazaasını öteki nispi muvazaalardan ayıran unsur mirasçıları aldatmak amacıyla yapılmasıdır. Daha açık anlatımla, 1.4.1974 tarih ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında da belirtildiği üzere bu muvazaa türünde mirasbırakan, mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla, gerçekte bağışlamak istediği tapuda kayıtlı taşınmaz malı hakkında tapu memuru önünde iradesini satış veya ölünceye kadar bakma akdi şeklinde açıklamaktadır. Bu nedenle bu tür uyuşmazlıkların çözümünde bakım borçlusuna yapılan temlikin gerçek yönünün, eş söyleyişle miras bırakanın gerçek irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılması önemlidir. Bunun için de miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul nedeninin bulunup bulunmadığı, bakım borçlusu ve diğer mirasçılarla ilişkileri, murisin yaşı, sağlık durumu, temlik edilen malın tüm mamelekine oranı gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır. Tüm bu açıklamalar ışığında somut olaya bakıldığında; eldeki davanın muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak açıldığı ve çekişme konusu taşınmazların yukarıda değinildiği gibi TBK’nın 611 (mülga 818 sayılı BK’nın 511) ve devamı maddelerinde düzenlenen ölünceye kadar bakma sözleşmeleri ile davalıya temlik edildiği hususlarında bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Dosya kapsamından murisin uzun yıllar cezaevinde kalması nedeniyle fiziksel ve psikolojik durumunun olumsuz yönde etkilendiği ve kendisine daha çok cezaevinden çıktıktan sonra evlendiği davalı eşinin destek olduğu anlaşılmakta ise de tanık beyanlarına göre miras bırakanın işlediği suçtan sonra ilk eşinden dünyaya gelen davacı kızı ile ölünceye kadar hiç görüşmediği de sabittir. Bu durumda murisin gerçek irade ve amacının belirlenmesinde ölünceye kadar bakma akitleriyle temlik ettiği taşınmazların tüm mamelekine oranı ve bunun makul karşılanabilecek bir sınırda kalıp kalmadığı gibi bilgi ve olguların göz önünde tutulması gerekmektedir. Yerel mahkemece murisin temlik ettiği taşınmazların tüm mamelekine oranının makul karşılanabilecek sınırda kaldığı belirtilmiş ise de dosyada mevcut tapu kayıtları incelendiğinde murisin dört parça taşınmazda malik iken bunlardan en değerli olanlarını davalı eşine temlik ettiği, geride kalan taşınmazların değerine göre ölünceye kadar bakma akdine konu taşınmazların tüm malvarlığının dörtte üçüne yakın miktarda olduğu gibi geride kalan taşınmazlarda murisin tam malik olmayıp dava dışı şahıslarla paydaş olduğu görülmektedir. Murisin özellikle bir parça taşınmazını devretmek suretiyle bakımını sağlayabileceği yerde, ilk temlikten on gün sonra başka bir taşınmazdaki payını da davalıya temlik ettiği ve bunların sahip olduğu en değerli taşınmazları olduğu gözetildiğinde temlikteki asıl irade ve amacının bakım sağlamak değil mirasçıdan mal kaçırmak olduğu, böyle olunca da yapılan temlikin muvazaa ile illetli olup iptali gerektiği sonucuna varılmıştır. Yukarıda sunulan Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararı ile öncesinde belirlenen ölçütler dâhilinde mirasçılardan mal kaçırma kastıyla yapılan mal devri işlemlerinin iptaline karar vermiştir. Mirasçılardan mal kaçırma kastıyla devirlere ilişkin açılan davalarda alanında uzman hukukçularla sizlerle çalışmaya hazırız.
Mirasçıdan Mal Kaçırılması Halinde Açılan Davalar
Muris ile bir kısım mirasçıların ve/veya üçüncü kişilerin diğer mirasçı veya mirasçıların haklarını farklı sebeplerle vermemek için mal kaçırması ülkemizde oldukça fazla görülmektedir. Murisin ile diğer tarafın mal kaçırma maçlı yaptıkları anlaşmaya muris muvazaası denilmektedir. Murisin mirasçılarından mal kaçırdığı iddiası ile açılan davalarda Yargıtay’ın yerleşik içtihatları ile getirilen incelenmesi gereken ölçütler bulunmaktadır. Bu ölçütlerden bir kısmı şöyledir; -Mirasbırakanın ekonomik durumu -Taşınır ya da taşınmazı edinenin ekonomik durumu -Mirasbırakanın malı satmaya ihtiyacı olup olmadığı -Miras bırakanın yaşı ve sağlık durumu -Tarafların arasındaki ilişkiler -Mirasbırakanın yaşlılık ve hastalığında kim tarafından bakıldığı,ihtiyaçlarını kimin karşıladığı -Olayların olağan akışı -Yöresel gelenek ve örfler -Toplumsal eğilimler -Mirasbırakanın sağlığında hak dengesini gözettiği paylaşımlar yapıp yapmadığı -Mirasbırakanın minnet duygusunun olup olmadığı Murisin mirasçısından mal kaçırmak için mirasçının sürekli borca batık olması, yaşlılık ve hastalığında kendisiyle ilgilenmemiş olması, ekonomik olarak zor durumda olan mirasçısını korumak, kız çocuklarına mirastan pay vermemek gibi farklı sebepleri olabilir. Mirasçı mirasbırakanın kendi miras payının mal kaçırma kastıyla azaltıldığı ve tamamen kaybedildiği inancı ise muris muvazaasına dayalı tapu iptal ve tescil davası açabilecektir. Bu sürecin alanında uzman hukukçularla yürütülmesi hak kayıplarının önüne geçecektir. Tapu iptal ve tescil davalarında uzman hukukçularımızla sizinle çalışmaya hazırız.
Kız Çocuklarından Miras Kaçırma
Muris muvazaası mirasbırakanın bir kısım mirasçılardan mal kaçırma amacıyla yaptığı taşınır veya taşınmaz mal devri anlaşmalarıdır. Ülkemizde toplumsal kabuller ve örf adetlerin baskısı ile kız çocuklarından tamamen veya kısmen mal kaçırma çabası içinde hareket edilmektedir. Bu durumda mirasbırakanlar genellikle bağışladıkları taşınmazları erkek çocuklarına satış göstererek devretmektedirler. Yasal miras haklarını talep eden kız çocukları muris muvazaasına dayalı tapu iptal tescil davası açmaktadırlar. Muris muvazaası hallerinde Yargıtay’ca yargılama aşamalarında incelenmesi gereken hususlar belirlenmiştir. Mal kaçırma kastıyla görünürde yapılan sözleşme ve gizli sözleşme mevcuttur. Görünürde yapılan sözleşmenin geçersizliği ve gizli sözleşmenin varlığı davacı tarafça ispatlanmalıdır. Bu yönde aşağıda sunduğumuz yakın tarihli Hukuk Genel Kurulu kararı ayrıntılı ve açıklayıcıdır. Hukuk Genel Kurulu 2017/2339 Esas, 2021/1138 Karar II. UYUŞMAZLIK 13. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda kök muris Fatma…’ın 16.05.1969 tarihli ve 3132 yevmiye numaralı akitle oğulları Hüseyin… ile Mustafa Kabasal’a satış suretiyle yaptığı temlikin gerçekte kız çocuklarından mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu iddiasının davacılar tarafından ispat edilip edilemediği noktasında toplanmaktadır. 24. Muris muvazaasını öteki nispi muvazaalardan ayıran unsur ise mirasçıları aldatmak amacıyla yapılmasıdır. Daha açık bir anlatımla, 1.4.1974 tarih ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında belirtildiği üzere bu muvazaa türünde mirasbırakan, mirasçısını miras hakkından yoksun etmek amacıyla, gerçekte bağışlamak istediği tapuda kayıtlı taşınmaz malı hakkında tapu memuru önünde iradesini satış veya ölünceye kadar bakma akdi şeklinde açıklamaktadır. 25. Bu nedenle, mirasbırakanın muvazaalı işlemi yaparken gerçek irade ve amacı mirasçılarından mal kaçırmak olmalıdır. Murisin mirasçılarından mal kaçırma amacının bulunmaması hâlinde 1.4.1974 tarih ve 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararını uygulama olanağı bulunmamaktadır. 26. Muris muvazaasına dayalı olarak açılan davalarda ispat yükü ise muvazaanın varlığını iddia eden tarafa aittir. Gerek 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 6. maddesindeki “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür” hükmü ve gerekse 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 190/1. maddesindeki “İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir” hükmü uyarınca, mirasbırakanın yaptığı temlikteki gerçek irade ve amacının mirasçıdan mal kaçırmak olduğunu, bu hususu ileri süren davacı taraf kanıtlamalıdır. 27. Diğer bir anlatımla, muris muvazaası davalarında, mirasbırakan tarafından yapılan temlikin muvazaalı ve terekeden mal kaçırma amacıyla yapıldığını ispat yükü davacı tarafa aittir. 28. Dava açan mirasçılar, mirasbırakan ile davalı arasındaki sözleşmenin dışında olduklarından üçüncü kişi konumundadırlar. Bu nedenle iddialarını tanık dâhil olmak üzere her türlü delille kanıtlamaları mümkündür. Kanunen kendilerine intikal etmesi gereken miras haklarına, mirasbırakan tarafından muvazaalı olarak yapılan sözleşme ile engel olunduğundan bu sözleşmenin muvazaalı olduğunu ileri sürerek iptalini istemekte hukukî yararlarının bulunduğu açıktır. 29. Ancak bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün, diğer bir söyleyişle mirasbırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. 30. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması ise genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanması yanında, birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşınmaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, mirasbırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile mirasbırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır. 31. Tüm bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere, muris muvazaasına ilişkin davaların niteliği gereğince taraflarca sunulan delillerin, her somut olayın özelliğine göre az yukarıda açıklanan objektif olgulardan da yararlanılarak bir bütün olarak değerlendirilmesi ve sonuca ulaşılması gerekmektedir. 32. Somut olaya gelindiğinde ise 1906 doğumlu olan mirasbırakan Fatma…, üç kız iki erkek evlat sahibi iken dava konusu taşınmazını 15.05.1969 tarihinde oğulları Hüseyin… ile Mustafa…’a 15.000TL bedelle satıp devretmiş, 12.10.1973 tarihinde ise vefat etmiştir. Zaman içerisinde murisin tüm çocukları vefat etmiş, eldeki dava ise murisin kız çocuklarından olma bir kısım torunları tarafından erkek çocuklarından dünyaya gelen torunları aleyhine 06.10.2011 tarihinde açılmıştır. 33. Davacılar tarafından mirasbırakanın kız çocuklarından mal kaçırmak amacıyla dava konusu taşınmazı devrettiği ileri sürülmüş ise de az yukarıda değinildiği gibi muris muvazaasına ilişkin davalarda mirasbırakanın muvazaalı işlemi mirasçılarından mal kaçırmak amacıyla yapması ve buna ilişkin iradesinin iddiayı ileri süren davacı tarafça açıkça ortaya konulması gerekmektedir. Bu nedenle tarafların dayandıkları tüm delillerin her olayın kendi özelliklerine göre objektif olgulardan da yararlanılarak birlikte değerlendirilmesi ve sonuca ulaşılması gerekmektedir. Dosyada tarafların dayandığı deliller bu şekilde değerlendirildiğinde; murisin devri yaptığı tarihte taşınmazın bulunduğu Çayyolu’nun günümüz koşullarındaki gibi değerli bir bölge olmadığı, taşınmazın o tarihte tarla vasfında olduğu ve tanık beyanlarına göre tarlaların değerinin oldukça düşük olduğu, maddi durumu iyi olan murisin başkaca taşınmazlarının da bulunduğu ve ölümü üzerine mirasçılarına intikal ettiği, dava konusu taşınmazı sattıktan sonra hacca gidip geldiği, davalı oğullarının ise Ankara’da işyerlerinin bulunduğu, kazançları ve maddi durumlarının iyi olması nedeniyle taşınmazı satın alabilecek güce sahip oldukları, murisin kız çocuklarından mal kaçırmak kastını taşıması hâlinde başka taşınmazlarını da devredebilecekken bunu yapmadığı, ayrıca murisin 1974 yılında vefat ettikten sonra hayatta olan üç kızının da öldükleri tarihe kadar anneleri tarafından yapılan devrin muvazaalı olduğu iddiasında bulunmadıkları anlaşılmaktadır. Açıklanan tüm bu olgular karşısında mahkemece dinlenen davacı tanık beyanlarının murisin mal kaçırmak amacıyla temlikte bulunduğunu kabul etmek için yeterli değildir. Dolayısıyla ispat yükü üzerinde bulunan davacı tarafın muris muvazaası iddiasını ispat ettiği söylenemez. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararı ile murisin gerçek iradesinin diğer davacı mirasçıdan mal kaçırmak olduğu ve bunun davacı tarafından ispatlanması gerektiği ifade edilmiştir. Ayrıca her somut olaya göre farklı inceleme ve araştırma yapılması gerektiğine yer verilmiştir. Hak kaybına uğramamak için alanında uzman hukukçularımızla sizlerle çalışmaya hazırız.